“Gökte savaş oldu. Mikail ve melekleri ejderhaya karşı savaştılar. Ejderha kendi melekleriyle birlikte karşı koydu, ama gücü yetmedi. Bu yüzden gökteki yerlerini yitirdiler. Büyük ejderha, İblis ya da Şeytan diye adlandırılan ve tüm dünyayı saptıran o eski yılan, melekleriyle birlikte yeryüzüne atıldı. Bundan sonra gökte yüksek bir sesin şöyle dediğini duydum: Tanrımızın kurtarışı, gücü, egemenliği ve Mesihinin yetkisi şimdi gerçekleşti. Çünkü kardeşlerimizin suçlayıcısı, onları Tanrımızın önünde gece gündüz suçlayan, aşağı atıldı.” (Esinleme, Bâb 12:7-10)
Medyamızın öve öve bitiremediği Sultans of the Dance’ı izlerken farkına vardım. Muhteşem bir kadro, inanılmaz bir ritm, profesyonel bir çalışma; bunların hepsine kimsenin diyeceği olamazdı elbette. Hazırlanan gösteriye yabancı isim verilmesi de, sosyolojik bir zaafın tesbit edilip Batılılara karşı kompleks damarımızdan girilebilmesi açısından mazur görülebilir. Ancak, bu gösteri sanatın sadece estetize edilmiş figürden ibaret olmadığını çok iyi gösterdi bana. İnanılmaz görkemli müzik ve yığınla insanın ritmik hareketleri karşısında şüphesiz etkileniyor ve heyecan duyuyorsunuz; ama o düz, keskin hareketlerin içinde ‘ruh’, belki ‘mânâ’nın olmaması iskeletsiz, omurgasız bir sanatı çıkarıyor insanın karşısına. Öyle ki, bildiğiniz, duyduğunuz, kanınızı kaynatan kemençe sesini duyuyor ve sahnedeki sanatçıların teptikleri horonu izliyor olmanıza rağmen içinizden hep ‘bir şeyler eksik’ gibi upuzun ve rahatsız edici bir tren geçiyorsa, bir problem var demektir!
Sadece popüler olan bu oyunda değil, Cumhuriyet döneminden beri çekilen neredeyse bütün Anadolu ve din içerikli filmlerde—elbette istisnalar var ve bunlar ayrı bir yazı konusu—geçerli olan bu eksiklik için, çok kaba bir genelleme ile ‘bakış açısındaki eğrilik’ diyebiliriz. Kimilerinin ‘oryantalist’ dediği bu açı farklılığı sanatımızın ayakta durmasını engelleyen en önemli eksiklik bence. Yavuz Turgul’un Eşkiya’da olabildiğince yaklaştığı, ancak odak yanlışlığından Zen-Budist gelgitlerle vurgulamaya çalıştığım özneyi ıskalamasına rağmen bizlere inanılmaz sıcak ve yakın gelmişti. Sahneyi hatırlayın lütfen: Boynunda muska taşıyan bir Anadolu eşkiyası, bir şehir gencine son nefesinde “Sen ölüp toprak olacaksın, bedenin toprağa karışacak, sonra ondan çiçek çıkacak ve arılar konacak. O arı ben olacağım.” türü Konfüçyüsvari cümleler söyleyebilir mi?
Bununla birlikte Melekler Evi, Vizontele gibi son dönem sinema filmlerinde, Aşkım Dağlarda Gezer, Fırat gibi TV dizilerinde bu içi boş dışarıdan bakışlar üzerinde net örneklemeler görebiliyoruz. Bir dağ köyünde, kan davasının, geleneğin, manevî değerlerin işlenmesini sözgelimi Dallas dizisindeki gibi algılayıp öyle sunmaya çalışırsanız, yaptığınız estetik sentetik olmaktan geri durmuyor ne yazık ki!
Bu yaklaşımı, yani dini insan yaşamının sadece folklorik bir unsuru gibi gören ve yaşamın bir kısmına sıkıştıran yaklaşımı, sinemanın keşfinden beri yapılan Batılı ‘dinî’ filmlere öykünen Türk filmlerine bakarak da yakalayabiliriz. Cecil B. DeMille’in başını çektiği, Hollywood’un ‘dinî’ filmleri olan On Emir, Samson ve Dalila türünden filmleri azamî bir şekilcilikle taklit edip, Hz. Hamza, Bilal-i Habeşî gibi sahabilerin hayatını İslâm literatüründe ‘sahabe’ kavramının içeriğinden habersiz biçimde Yeşilçam’a aktaran zihniyet. Hz. Ömer’in Adaleti filminin giriş sekansında o mânâ yıldızlarımızın adına leke düşürecek şekilde dansözlü, şaraplı tasvirlerle içi boş, kof bir taklit filmi “İzle, düşün, ibret al” didaktizmiyle yıllarca dayatmayı denedi. Bugün film yokluğundan sadece Ramazan ayında sahur vakti ancak büyük bir hoşgörü tebessümüyle bir kitsch filmi olarak izlemeye tahammül edebildiğimiz bu tür eserleri, günümüzde—üstelik teknik ve estetik olarak şimdiki imkanlarla kıyaslanamayacak kadar ilkel olmalarına rağmen—hiçbir zaman yakalayamadıkları o ruhun gölgesi altında izliyoruz ne yazık ki! Bu açıdan bakıldığında Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği Vizontele’deki kekeme ve her türlü yeniliğe düşman imam tipiyle (kekeme bir imam nasıl kıraat öğretir diye sormayın; cevap alamazsınız!), Betty Mahmudi’nin yazdığı aynı adı taşıyan romanın akabinde Brian Gilbert’in çektiği Not Without My Daughter (Kızım Olmadan Asla) filmi arasında milim fark olmuyor maalesef! (Brian Gilbert’in bu filmi Dünya Misyonerlik Teşkilatı ve CIA’in desteğiyle çektiği iddiasını hatırda tutalım ve filmin vizyon döneminde Batı ve İran basınında çıkan tartışmalarda kahramanların katır sırtında değil, Lufthansa Havayolları ile konfor içinde seyahat ettiklerinin İranlılar tarafından belgelendiğini bu arada belirtmiş olalım.)
Ne yazık ki, örnekler o kadar çok ki!
Züğürt Ağa, Şalvar Davası, Vurun Kahpeye, Yaban, vs..
Dinin insanlık tarihiyle paralel akışı gibi; sinema da, keşfiyle beraber, din ile toplumların ihtiyaçları ve bu sanatı yapanların yetenekleri nisbetinde birliktelik ve ayrılık yaşamış. Sinemanın tarihsel seyrine baktığımız zaman, film dilinin gelişmesiyle film karelerinin her duyguya olduğu gibi inanca, yani dine yaklaşımında da gittikçe bir samimiyet ve gerçekliğin yaşandığını görmek mümkün. Nitekim B. DeMille filmleri bugün çekilse dünya salonlarında iş yapma şansı hiç yoktur. Ancak bunun yerine filmlerdeki dindar karakterlerde karton karakterlerin yerini daha eli yüzü düzgün ve ayakları yere basan tiplemelerin aldığını görüyoruz. Beşinci Boyut, Sürgün, Sahibini Arayan Madalya gibi. Diyaloglarda da öyle. Yani, bir Hollyvvood filminde, kahvehaneye girdiğinde “Selamün aleyküm” yerine “Selam dostlar” diyen bir imama rastlamak mümkün değil elbette.
Bu noktada, başta Yahudiler olmak üzere, sinemayı bir propaganda, hatta beyin yıkama aracı olarak kullananları sanırım ayırmak gerekiyor. Bu konu çok derinlikle ve neredeyse sinema tarihiyle paralel giden önemli bir alan. Hitler’in Yahudileri Avrupa’dan kovmasından sonra uzak ufuklara kapağı atan Yahudilerin o dönemlerde pek önemsenmeyen sinema ve iletişim sektörünü ele geçirmeleriye başlayan gizli ya da açık bir ‘dinsel mücadele’ tarihiyle ilgili. (Başka zaman irdelemek üzere, bu konuyu şimdilik hiç açmayalım.)
Kendi filmlerimizdeki bizi heyecanlandırmayan söz konusu eksikliklerin yanında, çok önemli bir detay daha var: kum taklitçilik. Oysa tüm sanat yazılarımızda vurgulamaya çalıştığımız gibi, Batılı argümanlarla Doğu kültürünün manevî argümanları arasında neredeyse cennet ile cehennem kadar büyük farklılık mevcuttur. Meselâ, Batı filmlerinde gördüğümüz korkutucu, cezalandırıcı ve kötülüklerle terbiye edici bir Tanrı yoktur bizim kültürümüzde. Rahman ve Rahîm olan bir terbiyeci vardır. Hakeza, inancın mermer kaleleri gibi görkemli duran katedral ve kiliselerdeki o ürkütücü kasvet, tedirgin edici loşluk yerine, İslâm ibadethanesinde aydınlık ve iç rahatlatıcı bir sıcaklık vardır. Sizleri bilmem ama, şahsen görkemli kiliseye girer girmez karşımda duran elleri çarmıha çivili bir peygamberin ibadethanesi her defasında içimi burkmuştur. Batılı sinemanın en büyük paradokslarından biri de, din ile ahlâkı keskin uçlu karelerle ayırmasıdır. Kilisenin günah mahfiline kilitlenmiş papaz klasik sinema izleyicisine asla sıcak gelmediği gibi, genelde irite edilerek sembolleştirilmiş. Filmlerdeki iyilik nosyonu ise başka erdemli rollere dağıtılarak insan fıtratının hayatta eksikliğini hissettiği merhamet, adalet, şükran hisleri doldurulmaya çalışılmış.
Sorunun ne olduğunu bu kadar açıklamaya çalıştıktan sonra, çözümün ne olduğunu bulmak daha basit sanıyorum. Yine başa dönecek olursak: Sultans of the Dance’i hazırlayanlar görkemli ışık oyunları altında dönen Mevlevîlerin sadece ‘dans etmek’ten çok başka şeyler de hissettiklerini bilselerdi: meselâ bir Mevlevî’nin semaya başlamadan önce mutlaka abdest aldığını bildirecek bir danışmanları olsaydı ve ayağına her mesti geçirenin Mevlevî olmayacağını anlayabilselerdi, neyin o tütsülü buğusu operet alkışları arasında eriyip gitmezdi sanırım.
Kitab-ı Mukaddes’teki en üstte alıntıladığım enstantanelerde dinin bir mitolojik kavga tarihi gibi sunulması ile dinin Kur’ân ile içimizde, aramızda dolaşması arasındaki büyük farkı anlayıp, bu farkındalığı sanatın yanısıra, bilimin ve yaşamın her alanına kaydırmaya başladığımız an, bu duygu bulamacından da kurtulacağımızı düşünüyorum. Ellerinden kan sızan çivilenmiş bir peygamber imajı ile Medine sokaklarında hanımıyla yarış yapan peygamber imajının perdede nasıl bir kontrast oluşturduğunu düşünün lütfen.
En azından sanatın görünen gerekliliklerini yerine getirmiş bir anlayışın, günün birinde içeriği, yani ‘ruhu’ keşfedeceği umudunu taşıyoruz.
