TR EN

Dil Seçin

Ara

Petrol Kime Lazım? / Bilim Günlüğü

Temiz enerji... Yüzyıllardır insanlığın en büyük hedeflerinden biri ucuz ve zararsız bir enerji kaynağı bulmak olmuştur. Her çağa değişik bir enerji yön vermiştir ve arayışlar hâlâ devam etmektedir. Koskoca dünya rüzgâr enerjisi ile keşfedilmiş, okyanuslara yelken açılarak her noktaya ulaşılabilmiştir. (Hatta küçük boyutlu [9-12 metre] tekneler ele alınsa, hâlâ dünyanın çevresinde deniz yoluyla en hızlı sadece yelken; dolayısıyla rüzgâr enerjisi vasıtasıyla dolaşılabilir.) Daha sonraları buhar makinesinin keşfi önce kömürü, sonraları ise petrolü ön plana çıkarmıştır. Şu anda ise gemilerin hareketini mazot yakan kocaman dizel motorları sağlamaktadır.

On dokuzuncu yüzyıl sonundan itibaren ve yirminci yüzyıl boyunca Batılı devletlerin petrole olan açlığı ve petrol bölgelerinde kurmak istedikleri hâkimiyet yüzünden çıkan savaşlarda en az 100 milyon masum insan ölmüştür. Maalesef Afganistan’a yapılan ABD saldırısı da göstermektedir ki, daha çok insan bu yüzden ölecektir. Çünkü Afganistan çevresinde zengin ve kaliteli petrol ve doğalgaz rezervleri vardır.

Ana konumuz olan enerjiye gelince... Aslında yirminci yüzyılın ortalarında gerçekte çevreye petrolden daha az zararlı, çok daha ucuz ve zahmetsiz kazanılan bir enerjinin kaynağı keşfedilmiştir. Bu, bahsi geçtiğinde çoğumuzu titreten nükleer enerjidir. Bunun keşfinin hemen ardından dünyadaki petrole hâkim olan gruplar şiddetli bir propagandaya başlamış ve ellerindeki zenginliklerin değeri düşmesin diye bu enerji kaynağını dünyanın sonunu getirecek bir felaket gibi göstermeye başlamışlardır. Hatta, nükleer enerjiyi kullanıp bu sayede gelişen ABD ve diğer ülkeler, kendi kurdukları çevre örgütlerini manipüle ederek, hangi geri kalmış ülkede bir nükleer santral projesi üretilse oraya gönderip engellemeye çalışmışlardır. Bunu yaparken de kendi enerjilerinin yarısından çoğunu nükleer santrallerden üretmeyi ihmal etmemişlerdir. Nükleer enerjinin çevreye olan zararlı etkileri, petrol ile kıyaslandığında, kolayca söyleyebiliriz ki, yoktur. Dünyadaki sera etkisine sebep olan karbondioksit fazlalığı, hemen her deniz kıyısında gördüğümüz yağa veya siyah lekelere bulanmış taşlar, bazen yediğimiz balıkta hissettiğimiz gaz kokusu, trafikte ilerlerken arabanın hava alan her yerini kapatmanıza sebep olan zehir yüklü esintiler, İzmit körfezindeki ve diğer rafinerilerin çevresindeki LPG yüklü soluklarımız, “Eskiden bu sularda lüfer, palamut, torik kaynardı. Şimdi elini soksan sabun temizlemiyor.” diyen dedelerimiz, bize gerçek kirlilikten hangi enerjinin mesul olduğunu hatırlatmaya yeter.

Sömürgeci büyüklerin kendileri nükleer enerjiye geçmelerine rağmen petrol bölgelerine olan açlıkları ise, kara ve hava taşıtlarında nükleer enerjinin henüz kullanılamamasından ve geri kalmış ülkelerin tek enerji kaynağını ele geçirerek kontrolü ele alma isteklerinden gelmektedir. ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin denizlerde dolaşan büyük savaş gemileri ve denizaltılarının neredeyse tümü nükleer enerji ile çalışmaktadır. Dev uçak gemilerini petrol enerjisi ile hareket ettirmenin maliyeti inanılmaz boyutlara çıktığından, bunların hepsi enerji kaynağı olarak bir, hatta iki adet nükleer reaktör kullanır. Birkaç kilo nükleer yakıtla dünyanın denizlerinde, koca gemilerin üzerinde en konforlu şekilde yıllarca dolaşmak mümkündür. Hatta, aşağıda anlatacağımız üzere, gemi bir denizaltı ise ve eğer nükleer güçle hareket etmiyorsa, onu gerçek bir denizaltı olmaktan bile çıkaracak çok büyük kısıtlamalara sahip olmaktadır.

Denizaltılar gerçek mânâda Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında kullanılmaya başlandı. Tabiî olarak, bunların ilk modelleri petrol kaynaklı enerji ile çalışıyordu. Bilindiği gibi, bir maddenin yanması için havadaki oksijene ihtiyaç vardır. Uçaklar, arabalar, otobüsler ve su üstü gemileri motorlarındaki yanma haznesine sürekli olarak hava emmek durumundadırlar. Gökyüzünde uçarken ya da yolda arabayı kullanırken çevrenizdeki hava size sınırsız oksijeni sağlar. Ne kadar ihtiyaç olursa o kadar çok hava kullanabilirsiniz. Hatta bunu düşünmezsiniz bile. Ancak bir denizaltı su yüzeyi altına indiği anda motorların kullanacağı oksijen kaynağını kaybeder. Eğer gemi içindeki havayı kullanmaya kalksa, bu ancak birkaç dakika yeterli olur. Ayrıca içerideki havaya mürettebatın ihtiyacı vardır. Böylece su altında dizel motorları çalıştırmak imkânsız hâle gelir. Zamanında buna çare olarak bir yöntem bulunmuş ve nükleer enerjinin keşfine kadar bu yöntem kullanılmıştır. Bu yöntemde denizaltıya bir dizel, bir de elektrik motoru yerleştirilerek su altında elektrik motorunun kullanılması düşünülmüştür. Tabiî bu elektrik motorunu çalıştırmak için yüzlerce büyük akü kullanılmak zorunda kalınmıştır. Bu yöntem ile denizaltıların su altında aralıksız en fazla üç gün kalması sağlanabilmiştir. Bu tip denizaltılar dizel-elektrik denizaltı olarak bilinirler ve herhangi bir dalıştan en fazla üç gün sonra hem aküleri bittiğinden, hem de personelin kullanabileceği oksijen tükendiğinden su üstüne çıkıp dizele geçmek ve akülerini şarj edip havalandırma yapmak zorunda kalırlar. Kendi ülkemiz dahil diğer nükleer güce geçmeyen ülkelerin hepsinin denizaltıları bu kurallarla çalışmaktadır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı başladıktan sonra denizaltılarda nükleer güç kullanımı düşünülmüş ve bu projeyi hayata geçirebilen tüm ülkeler altı ay aralıksız su altında kalabilen, eve uğramadan yıllarca suda gezebilen denizaltılar yapmışlardır. Nükleer reaktörün oksijene ihtiyacı olmadığı için su altı ve su üstünde hareket aynı sistemle yapılmakta, reaktöre bağlı jeneratör sistemlerinden elde edilen bol elektrik enerjisi sayesinde sudaki oksijen ve hidrojen ayrıştırılıp dışarıya çıkmadan personelin ihtiyacı olan temiz hava elde edilebilmektedir. Dünyada nükleer denizaltılarda çalışmış olan kişiler ısrarla denizaltının havasının dışarıdakinden daha kaliteli ve temiz olduğunu iddia ederler. Bu bilimsel olarak kesinlikle doğrudur, çünkü oksijeni sabit bir oranda tutup zararlı gazları kolayca filtreleyip dışarı atan sistemler sayesinde en iyi hava kalitesini yakalamak mümkün olmaktadır. Bu durumda denizaltı basit bir deyimle ‘istediği kadar’ su altında kalıp sinsice tüm dünya denizlerini gezebilmektedir. Varın siz üç günde bir nefes almak için karabatak gibi suyun üstüne çıkan İkinci Dünya Savaşı tipi denizaltılarınızla bunlara kafa tutun...

Nükleer gücün verdikleri sadece sınırsız güçten ibaret değildir. Bunları görmek için bir nükleer denizaltının nasıl çalıştığına göz atmakta fayda var.

Gerek karadaki nükleer santrallerde, gerek gemi ve denizaltılardaki hareketli nükleer santrallerde üretilen ilk enerji ısı enerjisidir. Bir reaktör çalışırken muazzam bir sıcaklık üretir. Bu sıcaklığın zararlı etkilerinden korunmak ve onu başka enerjilere dönüştürmek için su ile soğutma yoluna gidilir. Reaktördeki fazla ısıyı alan su buhar hâline gelir ve bu buhar karada dev boyutta buhar türbinleri ile elektriğe çevrilir. Gemi ve denizaltılarda ise daha küçük boyutlarda türbinler kullanılır. Buradan inanılmaz bollukta elektrik enerjisi elde edilir. Bu enerji ile hem gemi hareket ettirilir; hem de içerideki silah, bilgisayar, aydınlatma, klima, içme suyu ve oksijen üretme sistemleri çalıştırılır. Elektrik o kadar boldur ki, denizaltıda kısıtlamaya gidilmeyen tek şey odur. Tüm bunların karşılığında neredeyse on senede bir reaktöre konulan birkaç kilo zenginleştirilmiş uranyum harcanır. Pratikte bir nükleer denizaltı inşa edilip bir kere suya indirildiği zaman ona bir daha yiyecekten başka bir şey ilave edilmeyecekmiş gibi bakılır. Nükleer güç geminin devamlı elektrik enerjisi ile hareket etmesine imkân verir ve böylece bir denizaltıdaki en önemli prensiplerden biri olan sessizlik de sağlanmış olur. Zira suyun yüzlerce metre altında bile olsanız sizi tespit etmeye çalışan düşmanlar vardır ve onların bu tespiti yapmak için kullandığı en önemli veri sizin denizaltınızdan gelen seslerdir. İyi planlanmış bir nükleer denizaltı düşük hızlarda seyrettiği zaman hemen hemen hiç ses çıkarmaz. Soğuk Savaş yılları boyunca ABD ve Sovyetler Birliği deniz kuvvetleri arasında bir nevi daha sessiz denizaltı üretme yarışı yaşanmıştır. Yıllar boyu gerek okyanuslarda gerek kutup buzullarının altında ABD ve Sovyet denizaltıları birbirlerini dinlemeye çalışmış, gizli takipler yapmışlardır. Birbirlerinin kıyılarına onun stratejik noktalarına füze fırlatacak kadar yaklaşabilmenin avantajını kullanmaya çalışmışlardır. Sessizlik bu konuda en büyük yardımcı olarak düşünülmüştür. Eğer çok gelişmiş bir ülkede değilseniz herhangi bir yerde denizi seyrederken oralarda bir nükleer denizaltının gezindiğinden ne sizin ne de bulunduğunuz ülkenin askerî güçlerinin haberi olamaz. Bu durumda ise siz sadece üzerinize yağacak bombalar için bir bahane bulunmasını beklersiniz. Gelişmiş ülkeler böyle cihazları kullanıp sizin üzerinizde baskı kurarlar ve eğer siz böyle bir cihaz yapmaya kalksanız hemen bir radyasyon paniği içinde susturulursunuz. Unutmadan ekleyelim: Bir nükleer denizaltıda maruz kaldığınız radyasyon bir atari salonundakinden daha azdır.

Her yeni ve gelişmiş teknoloji ürünü için bunları üretip kullanan ülkelerin temel bir stratejisi de başkalarının bunu taklit etmesini veya daha da geliştirmesini engellemek üzere dedikodu üretmektir. Şu anda olduğu gibi şehirlerini nükleer enerji ile besleyip, ülkenizin sularında nükleer uçak gemileri ve denizaltıları ile dolaşırlar ve siz bir santral olsun yapmaya çalışsanız hemen çevre örgütlerini bu hususta manipüle etmeye çalışırlar. Devlet olarak biraz dirayetsizlik de gösterdiğiniz anda esir olursunuz.

Düşünün hele bir... Bundan elli yıl önce keşfedilmiş bir teknolojinin uzağından bile geçemiyorsanız, hele bunu dünya çapında üniversiteleriniz bulunduğu ve burada çok iyi bilgisayar, gemi, fizik, makine ve elektronik mühendisleri yetiştiği, kıyılarınızda tersaneleriniz olduğu halde, ve dünyanın en tehlikeli noktasında üç tarafınız denizlerle çevriliyken yapamıyorsanız bunun altında aranacak bir şeyler vardır. Bence altta yatan, basitçe, kendi saltanatınız için tehlikeyi dünyayı sömürenlerde değil, kendi gariban insanınızda ve onların inançlarında görmekten başka bir şey değildir. Bu durumda, korkuyorum, topraklarımızda kazara petrol ya da çok değerli, bir maden falan çıkarsa ABD’de yıkılan bir bina için bir Türk pekâlâ suçlanabilir yarın...