TR EN

Dil Seçin

Ara

Dehşetin Sıradanlığı / Yaşadığımız Günler

11 Eylül günü Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve Pentagon binasına sivil uçaklarla yapılan saldırının hemen ardından, ABD Başkanı bunun özgürlüklere ve Amerika’nın temsil ettiği değerlere yapılmış bir saldırı olduğunu söyledi. Söylemediği şey, Amerika’nın temsil ettiği özgürlük ve değerlerin yeryüzünün başka coğrafyalarında nasıl akıtılan kana, zulme, adaletsizliğe dönüştüğüydü. ABD Başkanının bu tavrı, Amerika’nın çıkarlarının gereği olarak yorumlanabilir, ama öte yandan bir terör eyleminin ardında yatan sebepleri sorgulamanın ‘terörizme destek’ olarak suçlandığına tanık oluyoruz. Bizden yine hizaya girmemiz ve olacakları onaylayıcı bir sessizlikle izlememiz isteniyor.

Savaş çığlıkları her zaman olduğundan daha gür yükseliyor. Akıllı füzeler çoktan aklımızı imha etmiş olmalı. Yine de, Amerikan dış politikalarının acımasızlığıyla yüzleşmiş insanların duydukları nefreti sivil hedeflere terör eylemleri olarak yöneltmelerinin korkunçluğunun, dünyanın en güçlü savaş makinesinin dünyanın en yoksul ülkesini haftalarca bombalamasını—eğer başı-kolu sargılı küçücük çocukları terörist saymayacaksak—haklı kılamayacağını söylemek zorundayız. İnsanların açlık ve ölümle karşı karşıya kaldığı, göç yollarında ‘yanlışlıkla’ vurulduğu, yüzlercesinin hayatını yitirdiği bu savaş, ‘adalet’in unutulduğu ya da önemsenmediği bir çağda masum olmanın kişiyi hedef olmaktan kurtarmayacağını acımasızca ispatlıyor.

Barbarlık bir kez daha Doğunun kapılarında boy gösteriyor ve biz, çoktandır hayatlarımıza egemen olan dehşete rağmen, ‘insan kalabilme’nin zorlu imtihanlarından biriyle yüz yüzeyiz.

Dünya, sistematikleştirilmiş dehşettir.” demişti Adorno. Geçtiğimiz yüzyıl bize muktedirlerce gözden çıkarılabilecek en kolay şeyin insan hayatı olduğunu öğretti. Artık biliyoruz ki, dünya güvende olduğumuz yer değildir. İktidarın tahakkümcü karakteri; ekonomik çıkar ilişkilerinin, insanî davranış ve yaklaşımları imkânsız kılan vahşi örgütlenişi, dehşeti gündelik hayatın her alanında sıradanlaştırmıştır.

Evde, okulda, sokakta, işyerlerinde kol gezen şiddet ve hâkim baskıcı otorite dehşete uğramışlık duygusunu süreklileştirmektedir. Bir saldırıya uğrayan kitlenin kapıldığı panik havası, gündelik hayatın içinde oradan oraya koşuşturan insanların etrafa yaydığı dehşetle özdeştir bugün. Müşterisini aldatan iş adamının bakışlarındaki kurnazca ifade, eski çağlarda düşmanlarına gözdağı veren savaşçıların tarihî mirasını canlı tutmaktadır. Babanın çocuğuna yönelen şiddeti, protestocuları dağılmaya zorlayan polisin tavizsiz şiddetini tamamlar.

Dehşet, gündelik hayatın olağan ritmidir ve gerçek dehşeti ifade etme biçimlerimiz de bu sıradanlaşmadan kurtulamaz. Adorno, bunu faşizm ve geç-kapitalizm koşullarının bir sonucu olarak yorumluyordu.

Neo-liberal politikaların yoksulluğu derinleştirdiği ve küreselleşmenin realitede dayattığı tek-kültürlülüğün sebep olduğu hoşnutsuzlukların çoğaldığı bir zamanda yaşıyoruz. Kitle kültürünün ve kolektivizmin farklılıkları budayan totaliter yapısı her türlü eleştiriyi kibirle reddediyor. Dışına düşmekten korktuğumuz bir hayatın içinde dehşetle ‘terbiye ediliyoruz.’ Gündelik hayatımızın akışını belirleyen bu sıradanlaşmış dehşet, savaşa yönelttiğimiz itirazları da cılızlaştırıyor. Tıpkı, hayatlarımız hakkında aldığımız kritik kararların bir boşlukta gittikçe zayıflayan yankıları gibi...

Şimdi ihtiyacımız olan şey, İnsanî akıldır. Aydınlanma’nın totaliterliğinin ürünü olan ‘bir araç olarak akıl’ın zaferi Afganistan semalarında zalimce ‘ışıldıyor’ zaten!