Yere çökmüş, dört yaşındaki kızımın giyinmesine yardım ediyordum. Giyinme işlemi tamamlanınca, yanaklarını avuçlarımın içine alıp yüzüne doğru kocaman, yayvan bir tebessüm gönderdim.
“Şeyy” deyince duraksadım, Soru sormak istiyordu. “Babacıım, nasıl oluyor da seninle ben yok benimle sen birbirimize gülebiliyoruz. Ama sen görmüyorsun ki...”
“Yani, senin bana güldüğünü nasıl bildiğimi merak ediyorsun, değil mi?” diye sorusunu açtım. “Şeyy, yani!...” Büyük bir tereddüte düşmüştü. “Bak, tatlım!” dedim. “Sana sevdiğin elbiseni giydirdim. Buna sevindiğini ve orada ayakta bana doğru gülümsediğini düşündüm. Ben de sana gülümsedim.”
“Evet, ben de sana gülümsüyordum.” diye doğruladı beni.
...
Âmâ bir babanın günlüğünden alınan bu anektod, sevmenin ve sevilmenin kendine gün ışığından öte ışıklar bulduğunu ne güzel gösteriyor. Gözlerin aydınlığına gizli kalan bir çocuk yüzü, nasıl olup da kalbin ayinesine en ince kıvrımları, en lâtif mimikleri ile gölgesiz ve eksiksiz düşüyor. Bir baba ancak avuçlarında resmetmeye çalıştığı, tek bir kere olsun göz göze gelmediği en sevgilisinin yüzünü hiç tereddütsüz “okuyor”. Göz göre göre körleştiğimiz, bakıp da yabancılaştığımız onca yüzün yanında, bir “sevgili yüz” karanlığı yırtıp, kendine ışıklar devşirip billurlaşıyor, kristalleşiyor, gülümsüyor.
Kendimi bir sahabeyle kıyasladığımda, O “Sevgili Yüz”e (asm) âmâ olmanın “talihsizliği” dolayısıyla, kızının yüzünü gözleriyle görmeyen babaya benziyor olmalıyım. O “Sevgili yüz”e gözle görülür bir yakınlık kazanamayacağımı biliyorum. Ne gam! Onu gözle görenlerden çoğu da hakkıyla “okuyamamıştı” ki!
Şimdi diz çökmüş, bir tahiyyat selamı ile O sevgiliye (asm) yakınlık kazandıran libaslar giyiniyorum bedenime; miracda onun dudağına dokunan hecelerle varıyorum yanına; dualarca iki avcumun arasına alıp dokunuyorum yanaklarına. Biliyorum. O orada. Kainat dolusu tebessümlerle dönüyor bana, yağmur gözlerinden gamzeler savuruyor yüzüme. İşte, o an; dudağımın bir salavatın serinliğine vardığı anda gözlerimin “sevgili bakışı”na bulandığı anda, kocaman yayvan bir tebessüm taşıyor yüzümden.
Yüreğimden çıkıp giderim, yüzümden kaçıp saklanırım o an; bir beyaz şehre varırım. Göğünde kırık bir ay, her daim gölgelik bir bulut vardır şehrin. Dağları mütebessim, taşları konuşkan, ağaçları yürüyen beyaz kentin orta yerinden kocaman, yayvan bir tebessüm hazırdır o an. “Hümeyra”nın yüzüne değen Yüz’ü, kıvrımlarında yağmurların ıslandığı tebessümü görür ve okurum... Avuçlarıma sımsıcak bir “rahmet” düşer.
“Evet, güzelim, ben de sana gülüyordum...”
