TR EN

Dil Seçin

Ara

Bir Vefatın Düşündürdükleri

Çalışma deyince yalnızca “karşılığında para kazanılan bir iş”i anlayanlar, çalışmadan para kazanır hale geldiklerinde, yani “emekli” olduklarında çalışmayı bırakırlar. Artık, kahve köşelerinde, evde televizyon karşısında, şurada burada vakit öldürmeye çalışan ama kendi ölümlerinden korkan zavallılardır onlar.

Aynısı, belli bir yaşa kadar edindiği birikimi “rantiye” olma yönünde kullanan kişiler açısından da, üç aşağı beş yukarı geçerlidir.

Buna mukabil, “maişet”in hayatlarının bir cüz’ü olduğu, fakat hayatlarının nihaî anlamının daha ulvî bir gayeye oturduğu insanlarda, “çalışma” deyince, karşılığında para kazanılan bir işten ziyade, “hizmet” akla gelir. O yüzden, onlar, çalışmadan da geçimini sürdürür duruma geldiklerinde çalışmayı bırakıp orada-burada pineklemez; bizatihi, daha yoğun bir biçimde hayatlarına anlamını veren ulvî gaye uğruna hizmet görürler.

Selman-ı Fârisî ve Mimar Sinan, bu halin iki muazzam örneğidir. İlki, yüzü aşan yaşma rağmen maddî-manevî mücahededen geri durmamış bir sahabi; İkincisi ise, 99 yaşında ölümüne kadar, Allah’a ibadet etmeye adanmış camilerin banisi bir mimardır. Çokları altmışında işi-gücü bırakıp yetmişinde bunama emareleri gösterirken, Mimar Sinan, üç büyük eserini, Şehzadebaşı, Süleymaniye ve Selimiye Camilerini yetmişinden sonra yapmıştır. Hele sonuncusu, minareleri aşılamayan bir mimarî harikası olan Selimiye, onun doksanlı yıllarında tamamlanmıştır.

Aynı şekilde, Bediüzzaman’ın hayatına baktığımızda çoğu insanın hatıra tacirliğine başladığı elli yaşında Eski Said’den Yeni Said’e dönüşen bu büyük insanın seksen küsur yaşında ölümüne kadar hiç sönmeyen bir iştiyakla i’lâ-yı Kelimetullah’a cehd ettiği; azminde, tefekküründe ve mücahedesinde yaşlılığın hiçbir şekilde mania teşkil etmediği görülür.

Böylesi büyük örneklerin eşliğinde, yaşı hayli ilerlediği halde kendisini Allah’ın dinine hizmetten alıkoymayan; dur-durak bilmeksizin “ahirette kendisini kurtaracak eserler verme”ye cehdeden insanlara karşı hep muazzam bir hürmet duymuşumdur.

Ki, bunun son örneği olarak tanıdığım insan, artık kahve köşelerinde pineklemek için değil; günden güne, hayatının bir numaralı hedefi haline gelen mufassal bir siyeri yazmak için emekli olmuş ve altmış küsur yaşında emekliliğinden 85 yaşında ölümüne kadar hep Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hayatıyla hemhal bulunmuş bir insan olarak, Mustafa Asım Köksal’dı.

Yıllar önce, söz konusu eserini 16 cilt olarak yazmış bu âlim zât, hususan gençlerin kitabı pek oku(ya)madığını görünce seksen küsur yaşında, aynı eserin sekiz ciltlik muhtasarını yazmaya girişmişti. Önümüzdeki yıl İz Yayıncılık’ın neşredeceği eserin redaksiyonu ise, Elhamdülillah bize nasip oldu. Eserini daha üç ay önce bitiren Mustafa Asım Köksal Hocayı, redaksiyon esnasında, hep eseri yazarkenki haliyle hayalimde canlandırırdım.

Düşünün ki; Allah’ın Habibine vakfettiği o yaşlılık yıllarında, muhtemelen buna mükâfaten hafızasına ve dimağına bir bunama arız olmayan, bilakis çok hakikatli Asr-ı Saadet hadiselerinin tercümanı olan bu insan, her bir cildi binlerce dipnot barındıran sekiz cildi, herhalde bilgisayarda çalışamadığı için, daktilonun ağır tuşlarına zayıf ve takatsiz parmaklarıyla kim bilir kaç milyon kez vurdu...

Eserin muhtevası bir yana, bu hizmet aşkı, bu hizmet iştiyakı ve cehdi, kendi hayatım için unutulmaz bir ölçü olacaktır diye ümit ediyorum.

Hangimizin kaç yıl yaşayacağı bilinmez; ama, uzun yaşayacak olanlarımız için, bu örnekler herhalde ders ve ibret ve dolayısıyla gayret ve hizmet vesilesi olsalar gerektir.

Allah, M. Asım Köksal’a rahmet eylesin, sa’yini kabul buyursun, taksiratını affetsin; bizlere de, onunki gibi, son demine kadar hizmet iştiyakının sönmediği hayatlar nasip etsin.