18 Yazı Senai Demirci

Yazar Profili »

Bir Başka Kara Delik Fotoğrafı

Mayıs 2019, 509 174 Görüntülenme Eklenme Tarih: 22 Nisan 2019 15:28 Senai Demirci

 

En alışık olduğumuz şeydir; bakar ve görürüz. Sevdiklerimizin yüzüne bakarız; “âh, buradaymışsın!” bile demeye gerek kalmadan buluruz. Coşmuş bir bahar dalını seyre dalarız ve iç içe muhteşem renkler görürüz, zarif dengelere, ince uyumlara tanık oluruz. Göğe bakarız; bulutları, güneşi, yıldızları tebessümleriyle buluruz.

Öylesine alışmışız ki baktığımızda görmeye, bu işlemin nasıl olduğunu merak bile etmez hale gelmişiz. Biz bir şeyi, o şeyden gözlerimize yansıyan ışık sayesinde görürüz. Bu ışığın da bir hızı vardır. Gördüklerimiz arasında ışıktan daha hızlı bir şey yoktur ama şu bir gerçek ki, bir salise de sürse ışığın gözlerimize geri dönmesi anında sonuçta geçmişi görüyoruzdur. Hepimiz güneşi doğduğu anda gördüğümüzü sanırız ama ne yazık ki bu 8 dakikalık bir gecikmeyle olur. İtiraf edelim ki, gördüğümüz güneş 8 dakika önceki güneştir; asla “şu andaki” güneşi göremedik, görmüyoruz, görmeyeceğiz. Hele yıldızlar… Onları belki de günler sonra görürüz. Olur da bir gece yarısı göğe bakıp samanyolunu seyretmeyi denersek, şimdiye değil tarihe bakarız.

Yüzyıl kadar önce Einstein’ın aklına gelen de bu gerçekti. Eğer bir cisim ışık hızına eşit bir hızda bizden uzaklaşırsa ya da biz ondan uzaklaşırsak, o cisimden gözlerimize ışık ulaşmayacağı için görünmez olur, gizlenir. Olur da çok büyük bir uzay cismi, ışığın tanecikleri olan fotonları bile yutabilecek bir çekim gücüne sahipse, ondan bize ışık ulaşmaz; o şey kararır. Einstein’ın “kara delikleri” matematiksel olarak böyle keşfetti.

Geçen ay Einstein’ın mantıkla keşfettiğini ilk defa fotoğrafladık. Yaklaşık 200 kişiden oluşan bir ekip ile dünyanın farklı yerlerindeki 13 teleskop, M87 Galaksisi’ne yöneldi ve merkezindeki kara delik görüntülendi. Elimizde artık bütün zamanların en eski fotoğrafı var. Tam 53 milyon yıl önceki bir olayın fotoğrafı düştü objektiflere. Yani şu anda o kara delikten gözlerimize düşen ışık 53 milyon yıl önce yola çıkmış bir ışık; yani gördüğümüz, kara delik çevresinin 53 milyon önceki hali.

Işığın henüz kara delik tarafından çekilmeden az önceki haline astrofizikçiler “event horizon / olay ufku” adı veriyor. Burada gördüğümüz bir şeyi son kez görüyoruz; bir daha görünmemek üzere kayboluyor; “olay ufku”nun anlamı bu. O ışık çizgisinin ötesinde olay bitiyor; tümüyle görünmez oluyor. Belki görünmezlikten de ötede, devinimi duruluyor, hareketi bitiyor, henüz anlamını veremediğimiz bir tür yokluğa düşüyor.

Şimdi gözlerimizi o kadar uzaktan çekelim. Hemen yanı başımızdaki yüzlere bakalım. Teleskoplara bile ihtiyaç yok; belki bir selfi-çekim yeter bile. Kendi yüzümüzü çekip cep telefonunda iyi olmuş mu diye bakarken bile, artık olup bitmiş, bir daha tekrarlamayacak bir olaya bakıyoruz. Her an sevdiğimizin yüzüne çarparak gözlerimize dönen ışık, sonuçta, bir geçmişe şahit tutuyor bizi. O geçmiş, bir fotoğraf karesine düştükten sonra ise iyice geçmiş oluyor. Buradan bakınca, her an bir “olay ufku”na tanık oluyoruz. Ne var ki bir kara delik heyecanı ya da kaygısı yok bizde. Sevdiklerimizin görüntülerinin geçip gitmesinden korkmuyoruz; sevdiğimizin yüzünden gelen ışığın bir kara delik tarafından yutulmasını beklemiyoruz. Hatta, orada hep hazır nasılsa deyip kırıcı olabiliyoruz, kaba davranabiliyoruz; sonradan nasılsa özür dileyecek vaktimiz olacak diye avunuyoruz.

Gerçek şu ki, yaşadığımız hiçbir an, öyle hazır beklemiyor, bir anda geçmiş oluyor, bir daha dönmemek üzere, asla tekrarlanmamak üzere son buluyor. Öyleyse her an’ı ilk ve son kez yaşama heyecanı yüklenmeye ne dersiniz? Her an, bir bahar tazeliği. Her bakış eşsiz bir lütuf heyecanı. Her dokunuş hiç umulmadık bir sürpriz sevinci… Her hece, bir bebeğin ilk kelimesi gibi tarifsiz bir ümit pınarı. Her defasında “Tanrım beni yeni baştan yarat!” duasının kabul edilmesi… Yine, yeni, yeniden…

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ey Aşk

Ferhat’ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin’i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat’ın Şirin’e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat’ın kalbinde olan, Şirin’in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor...

Devamı »

Duha: Sessizliğin Kalbi

Bir insan “Duhâ”yı nasıl okur? Hem sadece insan mı okur Duhâ’yı? Mesela susuzluktan kurumuş bir çiçek de okumaz mı Duhâ’yı…

Devamı »

Güzler Yalan Söylemez

Ayaklarımın altında çıtırtılar. Attığım her adım içimde uçurumlar açıyor. Unuttuğum vedaların ince sızıları uyanıyor. Yürüdükçe, ayrılıkların kıyısına savruluyor kalbim. Hüznün avuçlarında titriyor kanadı kırık hasretlerim.

Devamı »

“Meryem’i an!”

Meryem’in sözünde yer ara kırık kalbine: “Rahman’a sığınırım ben; başkasına değil.”

Devamı »