114 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Göklerin ve Yerin Nuru

Mayıs 2017, 485 527 Görüntülenme Eklenme Tarih: 15 Mayıs 2019 18:27 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Sûresi, 35)

Cenab-ı Hakk’ın bir ismi Nur’dur. Yerlere, göklere ve bütün mahlukata her türlü nuru ihsan eden odur.

Her şey  O’nun nuranî isimlerinin tecellileriyle vücud bulmuştur.

“...Şu umum envâr ve bütün nuraniyat O’nun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli...” (Bediüzzaman, Sözler)

Varlık nur, yokluk zulmettir.

İman nur, küfür zulmettir.

Hidayet nur, dalâlet zulmettir.

İlim nur, cehalet zulmettir.

Salâhat nur, sefahat zulmettir.

Adalet nur, zulüm zulmettir.

Muhabbet nur, adavet zulmettir.

Doğruluk nur, aldatmak zulmettir.

Sadece birkaçını saydığımız nurların hepsi, nuranî olan İlâhî isimlerin tecellileriyle var olmuşlardır.

Nur Külliyatı’nda vücûd (varlık) için nur, adem (yokluk) için zulmet ifadesi kullanılır. Bir şey yaratıldığında onda varlık nuru kendini göstermiş olur. Bu nur canlı-cansız bütün varlık âleminde görülür.

Bütün varlık âlemi, Hâlık ve Mucid isimlerinin nuruyla yokluk zulmetinden kurtulmuşlardır ve “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” âyetini birlikte terennüm ederler.

Bazı âlimlerimiz Allah’ın varlığının vacip olduğu ve bütün varlıkların O’nun yaratmasıyla vücut bulduğu hakikatinden hareketle “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” âyetini, “Onlara varlık nurunu veren O’dur.” şeklinde açıklamışlar ve bütün nuranî varlıkların O’nun varlığına nispetle “kesif bir zılal” yani koyu bir gölge gibi sönük kaldığını ifade etmişlerdir.

Yokluk zulmet, varlık nur olduğu gibi, cansız olmak zulmet, canlı olmak ise bir nurdur. Muhyi (hayatı yaratan) Allah’tır. Bu ismin tecellisiyle canlılar hayat nuruna kavuşmuşlardır.

Muhyi ismi gibi Mümit (ölümü yaratan) ismi de nuranîdir. Müminler bu güzel ismin tecellisiyle kabir ve mahşer safhalarından geçerek cennete vasıl olurlar. Ölüm olmasaydı âhiret hayatına geçilemezdi.

Keza Musavvir ve Müzeyyin isimleri de nuranîdirler. Eşya bu esmânın tecellisiyle şekilsiz bir küme olmaktan kurtulup faydalı ve güzel varlıklar haline gelmişlerdir.

İkramlarda Kerîm isminin, ihsanlarda Muhsin isminin, şifalarda Şafi isminin, günahların bağışlanmasında Ğaffar isminin nurundan bir tecelli mevcuttur.

Karanlığı götürüp ışığı getirmekte olduğu gibi, zulmü ortadan kaldırıp adaleti tesis etmekte de bir nur vardır ve bu nur Kahhar ve Âdil isimlerinin birlikte tecelli etmesiyle tezahür eder.

Keza  ilim nur, cehalet zulmettir. Varlık âlemindeki ilim ve hikmet cilvelerini hayretle düşünen bir insan cehalet karanlığından kurtulur ve ruhunda Alîm ve Hakîm isimlerinin nurları parlar.

Nur kelimesi göz nuru ve basiret nuru ifadelerinde de geçer. Göz nuru Nur ismine ayna olmakta güneşten geri kalmaz. Basiret nuru ise göz nurundan çok daha ileridir. İnsan eşyanın hakikatlerini bu nur ile gördüğü ve bildiği gibi, bütün iman hakikatlerine de yine bu nur ile kavuşur.

Üstadımızın şu ifâdeleri bu manada bize ışık tutar:

“Nimet içinde in’am görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen, Mün’im’i bulursun.” (Sözler)

Meyvenin bir nimet olduğu, bu nimetin ise Allah’ın bir in’amı, yani O’nun ikram ve ihsânı olduğu ancak iman nûruyla görülebilir.

Ağacın  insanı tanımaktan ve ona merhamet etmekten çok uzak olduğu düşünülecektir ki, nimetten in’ama geçilebilsin.

İşte iman nûru, her şey gibi o meyveyi de aydınlatır ve o meyveyi yiyen insanı nimetten in’ama geçirir ve onun akıl ve kalbine Mün’im’i  (nimeti vereni) gösterir. “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” âyetinin bir manası o meyvede böylece kendini okutmuş olur.

İman ve hidayet nurları sayesinde insan küfür ve dalâlet karanlıklarından kurtulur. Bu kurtuluşla onun kalbinde ve ruhunda Mü’min ve Hâdi isimlerinin nurları parlar.

Küfür karanlığına düşen bir insan, kâinattaki eşyanın sadece görevlerini ve faydalarını bilir; ama onları kimin yarattığını, onlara bu  özellikleri kimin taktığını bilmez. Bunun sonucu olarak da o eşyada tecelli eden esmâ-i İlâhiye o kişinin nazarında gizlenir.

İşte mümin olan bir insan, Allah’ın kulu olduğunu bilmesiyle, kendi varlığında tecelli eden bütün İlâhî isimleri tefekkür etme nimetine kavuşur. Sonra haricî âleme intikal ederek bütün eşyada tecelli eden esmâ ve sıfatlara marifet kesb eder. Böylece her biri, bir yahut daha çok esmânın tecellisiyle var edilmiş bulunan bu eşyayı Allah namına temaşa ve tefekkür etmekle Nur isminin o büyük aynası olan imanı daha da parlar.

 

 


Mayıs 2017, 485 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »

Benlik Duygumuzu Kullanarak Allah'ın Mutlak Sıfatlarını Nasıl Biliriz?

“…Mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez; ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.” (Bediüzzaman, Sözler) Bu ifade, “Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti enaniyete bağlıdır?” sorusunun cevabında yer alır.

Devamı »

Ayetteki Emanet Kavramı

İnsandaki sıfatlar ve kabiliyetler, Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilme noktasında bizim için büyük birer rehberdirler.

Devamı »