ARAMA SAYFASI

Hediyelerin Sahibi Kim?

Bu hikmet dünyasında, şu görünen eşyanın büyük çoğunluğu bir takım sebeplerle meydana gelirler; meyveye ağacın, ışığa güneşin sebep olması gibi.

 

Bu hikmet dünyasında, şu görünen eşyanın büyük çoğunluğu bir takım sebeplerle meydana gelirler; meyveye ağacın, ışığa güneşin sebep olması gibi.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri, bu sebepler âleminden her bir sebebi, “bir padişahın kıymettar hediyesini bize getiren miskin adama” benzetir. Padişah o hediyeyi bizzat kendisi getirip bize vermez; o makamın izzeti, perdeli iş görmeyi gerektirir. Ama, biz padişahın hediyesini o hizmetçi adamın eliyle aldığımızda çok iyi biliriz ki, bu hediye onun kendi malı değildir.

Görünürde, hediyeyi veren padişahın hizmetçisidir, hakikatte ise padişah.

Bir başka risalede ise ağaçlar tablacıya benzetilir. Bir tabla içerisinde ikram edilen bir nimeti o tablanın bir ihsanı olarak kabul edemeyiz. Onu bir perde olarak görür ve o nimetleri ona yerleştirip bize gönderen bir ikram sahibinin olduğunu biliriz.

Her bir sebep; bir miskin adam, yahut üzerine nimetlerin dizildiği bir tabla gibidir.

“Esbab (sebepler) bir perdedir. Fakat iş gören kudret-i Samedaniyedir.” (Sözler)

Bir perde arkasından bize bir hediye uzatılsa, çok iyi biliriz ki hediyeyi veren o perde değildir.

Güneşe ziya yerleştiren kudret, ağacı meyve tezgâhı, denizi balık fabrikası haline getirmiştir… Ne ışık, güneşin eseridir; ne meyve, ağacın malıdır; ne de balıklar denizin hüneridirler. Bunların hepsi birer perdedir ve “iş gören kudret-i Samedâniyedir.”

Bilindiği gibi, Samed ismi, “kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeyin Ona muhtaç olduğu Zât” demektir.

Bir meyveyi, ağacın kendi güç ve kuvvetiyle yaptığı söylenemez. Zira o ağaç çok şeylere muhtaçtır. Her şeyden önce, mevsime muhtaçtır; mevsimi gelmeden meyvesini veremez. Mevsimin gelmesi için de dünyayı güneş etrafında döndürecek bir kudrete muhtaçtır.

O halde meyveyi yapan, ağaç değil, mevsimi getiren kudretin sahibidir.

Keza, ağaç yağmura da muhtaçtır. Yağmur için güneşin denizi buharlaştırması, rüzgârın o bulutları taşıyıp ağacın imdadına yetiştirmesi gerekir.

O halde meyveyi yapan, ağaç değil, güneşi, denizi ve rüzgârı emrinde çalıştıran kudretin sahibidir.

Kısacası, bir meyvenin meydana gelmesi için bütün bir kâinatın birlikte çalışması gerekir.

O halde, meyveyi yapan, ağaç değil, kâinatı sevk ve idare eden kudretin sahibidir.

Kaldı ki, o ağacın kendisi de bütün kâinattan süzülmüş bir kudret mucizesidir.

O halde, meyveyi yapan ancak ağacı yapan kudretin sahibidir.

O kudret-i Samedâniye, kendini ağaç perdesinde göstermiş, meyveleri o tablaya dizmiş ve onun eliyle insanlara ikram etmiştir.

Bir insan, kendi başındaki saçları yapamazken, toprağın ağaç yaptığını ve ağacın meyve yaptığını nasıl iddia edebilir!?..

Ve yine insan, kendi kanında yüzen alyuvar ve akyuvarları yapmaktan aciz iken, balıkları denizin yaptığına nasıl inanılabilir!?.

Hiç kimse ve hiçbir şey hakikî mânâda bir şey yapıyor değiller. Herkesi ve her şeyi Allah yarattığı gibi, bazı şeyleri de, sebeplerin eliyle, yine O yaratıyor.

***

Sebeplerin perde olmasının bir yönü de “sinema perdeleri” gibi birçok İlâhî icraatın onlarda seyredilmesi ve sergilenmesidir.

Cenab-ı Hakk’ın bütün isimleri ve sıfatları nuranî olduğundan, onların manevî güzellikleri ancak “mahlûkat perdelerinde” kendini gösterir.

Kudret, manevî bir kemaldir. Bu kemal, sayısız yıldızların birlikte sevk ve idare edilmelerinde seyredilir.

Rızık verici olmak ayrı bir kemaldir; bu kemal ise yeryüzü sofrasında dizilen hadsiz nimetlerde kendini gösterir.

Gökyüzü bir perde gibidir; onda İlâhî kudret seyredilir. Yeryüzü ayrı bir perdedir; onda da İlâhî rahmet kendini gösterir. Ama çok iyi biliriz ki, perdeler iş görmezler; iş onlarda görülür.

Bir kitap da kâtibinin ilmini gösteren bir perde gibidir, ama çok iyi biliriz ki, o kitap âlim değildir, ancak ilim, o perdede kendini seyrettirmektedir.

***

Konunun bir başka yönü:

Sebepler ancak eşyanın “mülk cihetinde,” yani dış yüzlerinde görev yaparlar; eşyanın ve olayların “melekûtuna” yani iç yüzüne karışamazlar.

Bir yazının melekûtu, onda kendini gösteren ilimdir. Kâğıt ve kalem yazının görünmesine birer sebep, birer vasıta ve birer perdedirler; bunlar sadece mülk cihetinde iş görürler, yazıdaki ilme el uzatamazlar.

Hadiselerin de mülk ve melekût cihetleri vardır. Hastalığın mülk ciheti kederler, acılar, ıstıraplardır. Sebepler hastalığa perde olurlar ve hastanın şikâyetleri o sebeplere gider. Böylece insan, sabırsızlık göstererek isyan yoluna girmekten kurtulur. Hastalığın melekûtu ise günahlara kefaret olması, sabretmesi şartıyla hastaya büyük mükâfatlar kazandırmasıdır. Hastalığa sebep olan mikropların bu büyük neticede bir hisseleri olamaz.

Mahlûkatın ve hadisatın melekût ciheti, onlarda tecelli eden İlâhî isimler ve sıfatlardır.

“Hem her eser-i Samedanî bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâl’in esmasını bildirir. Nakıştan manaya geçsen esmâ yoluyla müsemmayı bulursun.” (Sözler)

Nakış, eşyanın mülk cihetidir; mâna ise melekût ciheti. Bir meyvenin de taşıdığı özellikler birer nakış gibidir. Mâna ise onda tecelli eden Mün’im ismi, Rezzak ismi, Kerîm ismidir.

Bu isimlerde sebeplerin hiçbir hissesi yoktur. Yani sebepler “nimet verici, rızık verici, ikram edici” olmaktan çok uzaktırlar. Cenab-ı Hak meyve ağacını bir tezgâh olarak planlamış ve yaratmış, ondan meyveler çıkararak esmâsını tecelli ettirmiştir.

Şu var ki, kuraklık, soğuk gibi herhangi bir sebeple, ağaçlar meyve vermediklerinde, bu hadiseler birer perde görevi yaparlar ve şikâyetler o sebeplere gider.