114 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

İnsanın Önünde Açılmış İki Yol

Aralık 2014, 456 137 Görüntülenme Eklenme Tarih: 16 Nisan 2020 20:46 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

“Biz, gerçekten insanı ahsen-i takvîmde (en güzel bir biçimde) yarattık. Sonra onu, esfel-i sâfilîn’e (aşağıların aşağısına) indirdik.” (Tîn Sûresi, 4-5)

Hasen; güzel demektir, ahsen ise daha güzel, en güzel...

Takvim; “kıvama getirmek, nizama koymak, eğriyi doğrultmak, kıymetlendirmek” gibi manalara gelir.

Ayet-i kerimede geçen ‘ahsen-i takvim’e şu manalar verilmiştir:

“En güzel biçimde ve eşsiz bir yaratılışta olmak.”

“Hem beden, hem ruh itibariyle mükemmel ve en seçkin bulunmak.”

“En güzel bir kıvama erebilme istidadında ve en güzel bir biçimde yaratılmış olmak.”

 İnsanın istidat (yetenek) yönünden zenginliğini ifade eden her ayet-i kerime, bir yönüyle de, onun ahsen-i takvimde olduğunu beyan etmiş oluyor. Sadece bir örnek verelim:

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsrâ Suresi, 70)

İşte insanın bu üstün yaratılışı onun önüne iki yol açmıştır: Manen çok yükseklere çıkmak yahut çok aşağılara düşmek.

Bilindiği gibi, az sermayenin kârı da, zararı da az olur... Herhangi bir hayvan türünü bir an için akıllı farz etsek ve imtihana tâbi tutulduğunu düşünsek, bu imtihanı kazananlara verilecek mükâfatlar da sınırlı olacaktır, kaybedenlere verilecek cezalar da...

İnsanın; kalbinden aklına, hafızasından vicdanına, merakından korkusuna kadar bütün latifeleri, bütün duyguları ve her bir hissi onun için hem bir İlâhî lütuf, hem de onu yükseltecek yahut alçaltacak birer imtihan sorusudur.

En büyük sermayemiz akıl.. Onu doğru kullananlar hidayet yolunu seçmekle Allah’ın razı olduğu ve sevdiği üstün kullar zümresine dahil olurlar. Yanlış kullananlar ise bâtıl inançlara sapar, yanlış felsefî akımlara kapılır, insanları aldatmanın ve onlara zulmetmenin sayılamayacak kadar çok çeşidini üretirler.

Görmek ve işitmek de insan için hem büyük birer sermaye, hem de onu yükselten yahut alçaltan birer imtihan sorusudur.

Hafıza ayrı bir nimet... Onu yanlış yahut faydasız şeylerle doldurmak insanı küçülttüğü gibi, faydalı bilgilerle, ibretli hatıralarla süslemek de insanı yükseklere çıkarır.

Sevgi daha başka bir sermayemiz... Bunun yanlış kullanılmasından nice günahlar, isyanlar doğar; yerinde kullanılmasıyla da nice Hak dostları yetişir, insanlık âlemine örnek olurlar.

Korku, merak, tevazu, kibir gibi daha nice hisler, duygular, latifeler de insan mahiyetinin sermayeleridir.

İnsanın bu mükemmel istidadının onu yükseltmesinde yahut alçaltmasında en önemli rolü “irade sıfatı” oynar... Meleklerde de irade vardır; ancak onların iradeleri sadece hayrı kabul etme ve uygulamakta iş görür. Meselâ, Cebrail aleyhisselâm meleklere görevlerini iradesiyle tebliğ eder, onlar da yine iradeleriyle bunu kabul eder ve uygularlar. Aksini yapmaları mümkün değildir.

İnsanın meleklerden üstünlüğünün bir ciheti de bu irade sıfatıdır. İradenin yanlış kullanılması elbette kötüdür ve çirkindir; ancak iradenin iyiye de kötüye de kullanılabilmesi insan iradesi için bir üstünlük vesilesidir. Yanlış kullanılması mümkün olan bir sıfatın doğru kullanılması insanı yüceltir.

İşte insan, bu çift yönlü irade sıfatıyla, kendisine ihsan edilen bütün maddî ve manevî sermayesini doğru kullanmayı tercih ettiği taktirde manen çok yüksek mertebelere çıkar, aksi taktirde aşağıların aşağısına düşer.

İnsan istidadının sayılamayacak kadar çok kullanma sahaları vardır. Onun içindir ki, insanlar arasındaki mertebe farkları, diğer canlılarla mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Bediüzzaman Hazretleri bu farklılığı “zerreden şemse kadar” şeklinde ifade ediyor. Zerre, atom demektir. Milyonlarca atom bir araya gelse bir çakıl taşı kadar olamazlarken, zerre kadar insanlar yanında güneş kadar büyük insanların da olması insan nevindeki bu mertebe farklılığının en güzel bir ifadesidir.

Ahsen-i takvimin önemli bir ciheti de, insanın her şeye muhtaç bir mahiyette yaratılmış olmasıdır.

“İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâl’i de görmeye müştaktır.” (Sözler)

İnsan her şeye muhtaç yaratıldığı içindir ki, her şey onun hizmetine verilmiş, böylece insanda bütün İlâhî isimler tecelli etmiştir. Bu ise insanın ahsen-i takvimde yaratılmasının açık bir göstergesidir. Meselâ, insan rızka muhtaç olduğu için onda Rezzak ismi tecelli eder. Görmeye, işitmeye muhtaç olduğu için de Basîr ve Semi’ isimlerine mazhar olur. Onun bu ihtiyaçları, çeşitli varlıklarca karşılanmakta, bu da İlâhî isimlerin tecellileriyle gerçekleşmektedir.

Varlıklar içerisinde esmâ-i hüsnâya en az mazhar olanlar cansızlardır. Bunlarda hayat olmadığı için hayatın imdadına koşan hiçbir tecelliden de nasipleri yoktur. Demek ki, bir mahlûkun ihtiyaçları arttıkça bu ihtiyaçların her birisi, bir veya daha fazla esmânın tecellisiyle yerine getirildiğinden o mahlûk bu tecellilerle hem ihtiyaçlarını görür, hem de onlarla bir şeref, bir değer, bir yükseklik kazanır.

İnsanın arzularının ebede kadar uzanması da bu ihtiyacın bir başka boyutudur. Hayvan, bir dakika sonrasını düşünmekten âciz iken, insanın ebedî hayatı düşünmesi onun üstünlüğünün ayrı bir cihetidir. Üstat Hazretleri “Vermek istemeseydi istemek vermezdi” buyurmakla, cennetin yaratılmasının insandaki ebediyet arzusuna bir cevap olduğuna işaret ediyor.

Cennetin yaratılmasına sebep olmak da insanın diğer canlılardan daha üstün bir yaratılışa sahip olmasının bir başka cihetidir.

Rü’yetullaha mazhar olmak, cennet içinde ayrı bir cennettir. Üstadımızın beyan ettiği gibi, cennetin bin sene mesut hayatı bir saat rü’yete mukabil gelmemekte; yâni manevî haz yönünden ona yetişememektedir. Bu en büyük nimetin de çekirdeği insandaki “dostunu görmeye müştak olma” özelliğidir.

Bir hayvan için böyle bir şey düşünülemez. Bu da ahsen-i takvimde yaratılmanın çok önemli bir yönüdür.

 

 


Aralık 2014, 456 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »

Benlik Duygumuzu Kullanarak Allah'ın Mutlak Sıfatlarını Nasıl Biliriz?

“…Mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez; ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.” (Bediüzzaman, Sözler) Bu ifade, “Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti enaniyete bağlıdır?” sorusunun cevabında yer alır.

Devamı »

Ayetteki Emanet Kavramı

İnsandaki sıfatlar ve kabiliyetler, Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilme noktasında bizim için büyük birer rehberdirler.

Devamı »