Kur’ân-ı Hakîm’de, birden fazla sûrede, İblis’in emr-i ilâhîye karşı isyan ve temerrüdü bize bildirilir. Hemen her mü’minin bu sayede bildiği üzere, Kadîr-i Zülcelâl, Âdem’i yaratıp meleklere ve İblis’e ona secde etmelerini emrettiğinde, melekler arasında bulunan bir cin olarak İblis bu emre isyan edecektir.
İblis’in bu tavrı en yumuşak ifadeyle bir ‘itaatsizlik’, en net ifadeyle ise bir ‘tuğyan’ halidir. Her halükârda, İblis yanlış yapmıştır; Rabbinin emrine karşı diklenmiş, emri yerine getirmemiştir.
Olan olmuş, bir yanlış işlenmiş ve İblis’in önünde şimdi iki şık belirmiştir: Ya yaptığının yanlış olduğunu kabul ve itiraf edip tevbe ve istiğfar ile Rabbinin rahmetine iltica edecek; yahut yaptığının doğru olduğunu ileri sürerek Rabbinin gadabını celbedecektir.
Lâkin, İblis, onu şeytan yapan kibriyle, kendisini yanlış yapan biri olarak görmeyi kabullenmez. Bilakis, yaptığının doğruluğunu iddia eder. Hâşâ, yanlış yapan, Kadîr-i Zülcelâl’dir ona göre. Zira, İblis’in ateşten, insanın topraktan yaratıldığı bir hakikattir; ve İblis’in mantığınca, ateş topraktan üstündür. Dolayısıyla, Âdem’e secde emriyle, Cenabı Hak—hâşâ—aşağı olanı üstün olandan üstün tutma gibi bir hata işlemiştir. İblis, kibriyle sapan ve kibirle saptıracak olan bir mahluk olarak, isyanında haklı görür kendini. Kendisini yanlış yapmış kabul etmediği için de, istiğfar etmez. Ancak, bu yaptığının yanına kâr kalmayacağını, zira Rabbinin Azîz, Cebbâr ve Zülcelâl olduğunu da bildiği için, isyan ettiği Rabbe bir duada bulunur: Cezamı tehir et!
Mâlûm, çok hikmetlere binaen, bu cezanın tatbiki, Hesap Günü’nde icraya konmak üzere, tehir edilmiş; İblis’e Kıyamet’e kadar mühlet verilmiştir.
İblis’in meyvesinden yenmesi insana yasaklanmış olan ağacı ‘şeceretu’l-huld’, yani ‘ölümsüzlük ağacı’ olarak tanıtarak en birinci talebi ve duygusu olan ‘beka özlemi’ ile kandırdığı Âdem’e gelince;
Âdem, bu yasağı çiğnedikten sonra, şeytanın oyununa geldiğini, yaptığının emr-i ilâhîye itaatsizlik olduğunu kabul ve itiraf edecek ve kendisini affetmesi ricasıyla yeniden Rabbine yönelecektir. Nitekim, yine çok hikmetlere binaen, ceza olarak dünyaya indirilmesine mukabil, tevbe ve istiğfarını diri kılmasına mükâfat olarak, yeniden cennete idhal edilecektir.
Çok dersler yüklü bu kıssadan alınacak bir hisse, İblis ile Âdem’in birleştiği ve ayrıştığı noktaları çözümleme suretiyle çıkarılabilir.
Dikkat edersek, ikisinin birleştiği bir nokta, emr-i ilâhî karşısında—bu emirler ayrı olmakla birlikte—ikisinin de itaatsizlik göstermiş olmasıdır. Ayrıştıkları nokta ise, İblis ve Âdem’in iki ayrı kul olarak bu itaatsizlik hali sonrasında takındıkları tavırdır. İblis yanlışını yanlış kabul etmeyerek savunma cihetine gitmiş; Âdem ise yaptığının yanlış olduğunu kabul ve itiraf etmiştir.
Bu tavır farklılığına mukabil, ikisinin ortaklaştığı bir nokta daha vardır. Sonuç itibarıyla, ikisi de Rabbine karşı dua ve ricada bulunurlar. Ayrıştıkları ikinci bir nokta ise, bu dua ve ricanın içeriğinde saklıdır. Yaptığını yanlış kabul etmeyen, ancak yaptığının yanına kâr kalmayacağını da bilen biri olarak İblis’in yaptığı, ‘mühlet duası’dır; Âdem’in yaptığı ise, ‘bağışlanma duası’.
Ki, dikkat edilirse, ikisinin de duası kabul edilmiştir. Kullarının dualarına icabet eden Mucîb-i Zülcelâl ikisinin de duasına icabet etmiş; mühlet isteyene mühlet vermiş, istiğfar edeni ise bağışlayıp tekrar rahmetinin perdesiz tecelli ettiği cennete idhal eylemiştir.
Demek ki, dikkat etmemiz gereken bir nokta, emr-i ilâhîye itaatsizlik gibi bir fiil, yani bir günah işlediğimizde istiğfara mı, yaptığımızı savunma ve doğrulama gibi bir tavra mı girdiğimizdir. Eğer yaptığımız günahı günah bilip bağışlanma diliyorsak, Âdem’in tarafındayız; yok eğer yaptığımız günahı doğru veya mazur bildiğimiz için bağışlanma dilemiyor, bilakis Allah’ın henüz canımızı almamış olmasına dayanarak bu günahı istiğfara girişmeden işlemeye devam ediyorsak, İblis’in tarafındayız demektir.
Yine, çok çok dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta, duamızın içeriğidir. Rabb-ı Rahîm, Mucîbu’d-daavât’tır, dualara icabet eder, isteyene istediğini verir. İblis’in duasına dahi icabet etmiş, istediğini vermiş; lâkin kibrinin alçalttığı ve ahmaklaştırdığı İblis, ancak ve ancak ‘mühlet’ istediği için kendisine ancak ve ancak mühlet verilmiştir. Buna mukabil, istiğfar talep eden Âdem’in mağfiret olunması gibi bir vakıa karşımızda durmaktadır. Bu bakımdan, şeytan, Hesap Günü, Rahîm-i Zülcemâl ve Kadîr-i Zülcelâl olan Rabbu’l-âlemîni kendisini ve kendisine uyup şeytanlaşan insanları cehenneme atması dolayısıyla rahmetsizlikle itham edemeyecektir. Rabb-ı Rahîm, duasına icabet olunduğunu bildirecek; ve, Âdem hatasına karşı istiğfar ederken kendisini yalnızca mühlet istemeye sevkeden şeyin—Kebîr, Müteâl ve Mütekebbir olan Hâlık-ı Zülcelâl’e karşı kibirlenmenin—hesabını soracaktır.
İşte, İblis ile Âdem arasındaki hadiseleri bildiren çok hikmetler yüklü bir Kur’ân kıssasından hissemize düşen birkaç hisse...
İmdi, bundan sonra, arada bir dönüp kendimize bakalım: Günaha düştükten sonra, kimin durduğu yerde duruyoruz? İblis gibi günahı savunuyor muyuz? Yoksa, Âdem misali, günahımızı kabul edip, Rabbimizin rahmetinden mağfiret mi talep ediyoruz?
Bu ölçüyü hayatımızın bundan sonraki adımlarında hep tutturabilsek, bize karşı şeytanın işi herhalde zorlaşacaktır.
