117 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

İnsan Diğer Canlılardan Neden Farklıdır?

Şubat 2013, 434 294 Görüntülenme Eklenme Tarih: 19 Nisan 2020 19:06 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

Haşir Risalesinin On Birinci Hakikati, insanın mahiyeti ile ahiret arasında bir köprü kurar ve “Cenâb-ı Hak böyle harika bir mahlûkunu ölümle hiçliğe atmayıp onu ebedî bir âleme gönderecektir,” sonucuna varır.

Allah’ın bütün sıfatları gibi rububiyeti de mutlaktır. İlahi sıfatlar hakkında ‘mutlak’ kelimesi, kayıtlanamayan, icraatına engel olunamayan manasına gelir. Allah’ın rububiyeti de mutlaktır. Yani O, her şeyi dilediği gibi terbiye eder. Buna engel olabilecek bir başka kudret, bir başka irade düşünülemez.

Fatiha Suresinde Allah’ın “Rabbü’l-âlemîn” olduğu bildirilir. Bu terbiyeye karşı en ehemmiyetli abd insandır. Yani, âlemlerdeki terbiyeler öncelikle insana bakar. Güneş’ten Ay’a, meyvelerden sebzelere, atın çevikliğinden, arının bal yapmasına, koyunun sütünden, tavuğun yumurtasına kadar bütün terbiye fiilleri öncelikle insana bakmaktadır. Yani insan bu âlemden ve içindekilerden en mükemmel şekilde nasıl faydalanabilecekse, bütün bu varlıklar ona göre yaratılmışlardır.

İşte en önemli bir mahluk olarak yaratılan insanın diğer yaratılmışlardan farklarını şöyle özetleyebiliriz:

 

İnsan, yaratanına muhataptır

İnsan için kullanılan ‘abd’ kelimesinin özel bir önemi vardır. «ünkü ‘abd’ kelimesi rububiyete ve ‘Rab’ ismine bakar. Bütün âlemlerde hükmeden bu ‘rububiyet tecellilerini’ hayretle ve hamd ile tefekkür edenler, ‘ubudiyet’ görevlerini yerine getirir ve ‘abd’ olurlar. Etmeyenler insanlıklarını kaybeder ve hayvandan daha aşağı düşerler.

Yani insan gibi aciz, zayıf bir varlık, imanla Allah’a muhatap olma derecesine çıkıyor. Bütün âlemlerin Rabbi olan Allah, yarattıkları içerisinde insanlarla konuşuyor, onlara emir ve yasaklarını öğretiyor. Rızasına ermeleri için neler yapmaları gerektiğini bildiriyor. Kur’an’ın bu manada en birinci muhatabı insan olduğu gibi, kâinat kitabının da yine en birinci muhatabı insandır. Cenâb-ı Hak kudret kelimeleri olan mahlukat ile de insanla konuşuyor. Bu şerefe mazhar olan insan, bu hitaplara karşı ibadet, şükür ve tefekkür görevlerini yapmakla mükellef kılınıyor.

 

İnsan en güzel bir kudret mucizesidir

Otuz Üçüncü Sözün İnsan Penceresinde şu harika tespite yer verilir:

“Nasıl esmâda bir ism-i âzam var, öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.”

İsm-i âzam bütün İlâhî isimleri içine alır. İnsan da kâinatta tecelli eden bütün isimlere ayna olmakla nakş-ı âzam olmuştur.

İnsan, ism-i âzama mazhar olduğu gibi, her ismin de “ism-i âzamlık mertebesinin tecellisine mazhar”dır. Yani, her ismin en ileri, en mükemmel tecellisi insanda görülür:

Muhyi ismine bakalım, hayat sahipleri içinde insandan mükemmeli yoktur.

Rezzak ismine bakalım, canlılar içinde insandan daha çeşitli ve mükemmel rızıklarla beslenen yoktur.

Kerîm ismine bakalım; İlahî ikramlara insandan daha fazla mazhar olan bir canlı yoktur.

Yani insan, mahiyeti ve kabiliyetleri itibariyle en mükemmel varlıktır. ‘Ahsen-i takvim’ de bu manayı ders verir. Ahsen-i takvime “İnsan en güzel surette yaratılmıştır,” diye mana verilirken şu noktanın unutulmaması gerekir:

Beden ruhun hanesidir. O halde “en güzel, en mükemmel” manalarını insanın ruhunda aramak gerekir. Ruh ahsen (en güzel) olduğu için hanesi de en güzel yaratılmıştır. Arıya kovan, tavuğa kümes, sultana saray yapılır.

Ve insan da diğer bütün varlıklar gibi Allah’ın bir kudret mucizesidir. Muciz, aciz bırakan demektir. Allah’ın yarattığı bir çiçek de mucizedir, bir böcek de, bir yıldız da... Bunlar içinde “en güzel bir mucize-i kudret” insandır.

 

Rahmetle yaşatılan insan

Bu kâinat rahmetle var edildiği gibi, yine rahmetle insana göre tanzim edilmiş, insan meyvesini verecek şekilde programlanmıştır. Bitkiler ve hayvanlar âleminden sonra yaratılan insan, çevresindeki her şeyin kendisine faydalı olduğunu idrak etmiş, neye baksa ruhunda bir şükür duygusu, bir hayret ifadesi belirmiştir. Bu rahmetleri, bu ihsanları tartması ve tanıması için kendisine maddî ve manevî cihazlar takılmıştır. Göz ile renkler ve şekiller âlemini tartmış, diliyle tatlar âlemini, kulağıyla sesler dünyasını tanımıştır. Aklıyla eşyanın görevlerini ve insana olan faydalarını inceden inceye araştırmış ve bulmuştur. Bütün bu tatmalar ve tanımalar insan kalbinde, o rahmet sahibine karşı şükür ve ibadet duygularını canlandırmıştır.

 

İnsanın ölüm endişesi ve ebediyet arzusu vardır

İnsan ruhunda ebediyet arzusu vardır ve insan bu hayatın fani oluşundan elem çekmektedir. Diğer bütün canlıların ölümden haberleri yokken, insanın bundan haberdar olması onun ebede namzet olduğunun ayrı bir delilidir.

Kabir ile başlayan ebedî hayat için hazırlık yapmanın ilk adımı ölümü bilmektir. Hayvanların ise, ebedî âlem için çalışmaları söz konusu değildir. Onlar, kendi yaratılışlarına konulan görevleri eksiksiz yapmakla daima ibadet üzeredirler. Ölümü ve ahireti bilmekle yapacakları fazla bir şey yoktur. Bundan dolayı onların ölümü bilmeleri, kendileri için sadece azap olmaktan öte bir işe yaramaz. Hakîm olan Allah bu yüzden onlara ölümlerini bildirmemiştir.

Eğer ebedî hayat olmazsa, insanın da ölümünü bilmesinin bir anlamı kalmaz. Her işi, her sözü ve her hali ahiret hesabına sevap ya da günah meyveleri veren insanın, ölümünü bilmesi kendisi için büyük bir rahmettir. Allah Resulünün, “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikredin (çokça hatırlayın)” hadis-i şerifleri ahiret yolcusu insan için çok manalıdır.

 

Mahlukatın en nazlısı

Canlılar içinde insan, en nazik ve nazlı misafir. Üzerinde seyahat ettiği dünyadan, kanını temizleyen havaya, yolunu gösteren ışığa, hücrelerini değiştiren gıdaya kadar her şey görevini yaparken onu rahatsız etmemeye, sanki azami derecede dikkat gösteriyorlar. Her şeye muhtaç yaratıldığı için her şey ona hizmet ediyor. Diğer hayvanların bir kısmı güç ve kuvvetleriyle, bir kısmı eti ve sütüyle, başkaları balıyla, ipeğiyle onun nazıyla çabalıyor; o arzın halifesini memnun etmeye çalışıyorlar.

 

Duyguları ve yaptıklarıyla manen yükselen insan

Arzın halifesi olan bu nazlı misafir, bir yönüyle diğer canlılardan çok daha elemli. Kendisine akıl verildiği için dünün elemini çekiyor, yarının endişesini taşıyor. Sadece kendi derdiyle dertlenmekle kalmıyor, bütün sevdiklerinin hatta bütün bir insanlık âleminin dertlerini yükleniyor. O, sadece bu dünya için yaratılmadığından bu dertlere muhatap olmuş. Zira bütün bunlar onun için ayrı birer terakki vesilesi:

Sıkıntılı, çaresiz insanların dertlerini paylaşmakla sevap kazanıyor, fakirin imdadına koşmakla sevap kazanıyor, hastaları ziyaret etmekle sevap kazanıyor.

O böyle binler çeşit sevaplar kazanırken, diğer canlılar bütün bu dertlerden azade, nispeten sakin ve çilesiz bir hayat sürüyorlar. Ama, makamlarında da bir yükselme olmuyor.

 

İnsan en üstün yeteneklerle yaratılmıştır

İnsanın istidadının (yeteneklerinin) yüksekliğinin en güzel göstergesi, “yer, gök, dağların yüklenemediği emaneti insanın yüklenmesi”dir. Bu istidat onu Allah’a muhatap ediyor. Bu istidat ona marifet sahasında akıl almaz dereceler kazandırabiliyor. Yine bu istidat onu arzın halifesi yapıyor, kâinat kitabını en iyi okuyan ve ondan en çok faydalanan canlı olmasını sağlıyor. Mesnevî-i Nuriyede geçen şu cümle onun istidadındaki genişliğin ayrı bir göstergesi:

“Öyle bir fiilin mahsulüdür ki istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.”

Yani her canlının belli görevi varken ve bir ömür boyu sadece onunla meşgul olurken, insan ne istese onu yapabiliyor. Bu kadar çeşitli meslekler, bu kadar farkı ilim dalları, öte yandan bu kadar farklı rezalet çeşitleri, ahlâksızlık yuvaları, hep insan istidadının mahsulleri. Bir kısmı ebedî saadet meyvelerini, diğerleri ebedî cehennem azaplarını netice veriyor.

İnsan hakkındaki bu birbirinden güzel tespitler şunu gösteriyor: Cenâb-ı Hak insanı, bu “surette, mahiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-ı insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin.”

Böyle üstün bir mahlûkunu ölümle hiçliğe gömmeye O’nun sonsuz rahmeti de, hikmeti de müsaade etmez. Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri gibi Hak ismi de haktır; bu bâtıl yol O’nun hakkaniyetiyle bağdaşmaz ve insanın ebedi hayatını ister.

 

 


Şubat 2013, 434 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Kalp Aynanız Nasıl? / Nefisle Boyanmak

İnsanların Allah’ı tanımada en yakın delilleri, içinde yaşadıkları kâinattır. Kâinat kitabını okumada ve doğru değerlendirmede ise en büyük ve yegâne rehber Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bediüzzaman hazretleri bu İlâhî Ferman için “şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi” ifadesini kullanır.

Devamı »

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »

Benlik Duygumuzu Kullanarak Allah'ın Mutlak Sıfatlarını Nasıl Biliriz?

“…Mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez; ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.” (Bediüzzaman, Sözler) Bu ifade, “Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti enaniyete bağlıdır?” sorusunun cevabında yer alır.

Devamı »