ARAMA SAYFASI

Ölüm: Yok Gibi Bir Şey, Ama...

Ölüm: Yok Gibi Bir Şey, Ama...

Hayatın dümdüz akıp gittiği bir yerde, o da anlamını yitiriyor. Yok yerine konuyor. Bütün işler, ilişkiler, o yokmuşçasına düzenleniyor. Kabristanlar kentlerin dışına itiliyor. Cenaze arabaları elden geldiğince ara sokaklardan dolaştırılarak camilere ve oradan kabristana ulaştırılıyor. Cenaze töreniyle ilgili her şey, anlaşılmaz bir el çabukluğu ile olup bitiyor. Yerde, sanki, kurban sonrası arta kalmış ve toprağa bulanmış, balçıklaşmış kan görüntüleri bulunuyor ve birileri o görüntüleri bir an

 

Hayatın dümdüz akıp gittiği bir yerde, o da anlamını yitiriyor. Yok yerine konuyor. Bütün işler, ilişkiler, o yokmuşçasına düzenleniyor. Kabristanlar kentlerin dışına itiliyor. Cenaze arabaları elden geldiğince ara sokaklardan dolaştırılarak camilere ve oradan kabristana ulaştırılıyor. Cenaze töreniyle ilgili her şey, anlaşılmaz bir el çabukluğu ile olup bitiyor. Yerde, sanki, kurban sonrası arta kalmış ve toprağa bulanmış, balçıklaşmış kan görüntüleri bulunuyor ve birileri o görüntüleri bir an önce göz önünden kaldırıyormuş gibi bir hava..

Böyle olunca, ölüm, bizim bireyselliğimizin de dışında duruyor. Hayatın gerçeği olmaktan çıkıp rahatsız edici bir pürüz, bir çaparız gibi bir konuma yerleşiyor. Hastanelerin gasilhaneleri binanın arka taraflarındaki kuytuluklarda yer alıyor. Apartmanlarsa, ölüm hayatın içinde hiç yokmuşçasına bir düzene göre inşa ediliyor.

Bu yüzden, her ölüm, daima, karşısında ne yapacağını bilemez, şaşkın insanlarla karşılaşıyor ve her şey el yordamıyla bir yere götürülüyor.

Octavio Paz da bu konuda bizimle aynı cümlelerle konuşuyor: “Çağdaş dünyadaki her şey ölüm sanki yokmuş gibi işler. Kimse ona önem vermez, ölüm her yerde bastırılır: Siyasal demeçlerde, reklamlarda, ahlak ve törenlerimizle ilgili yayınlarda; hastaneler, eczaneler ve spor kulüplerince bize sunulan indirimli sağlık ve mutluluk programlarında ölümün adı bile anılmaz. Oysa neye el atsak orada ölümü buluruz. Ve de bir aşama olmaktan vazgeçen ölüm, kendisine sunulan hiç bir şeyle doymayan kocaman ve obur bir kursak olarak çıkar karşımıza. (...) Yüzyılımız polis devletlerinin ve toplama kamplarının, Hiroşima’nın ve Polis (öldürme) öykülerinin de yüzyılı oldu. Kimse ölümü, kendi ölümünü düşünmüyor, Rilke’nin çağrısına uyan yok; çünkü, kimse, kendine özgü bir hayat yaşamıyor artık. Topluca yaşanılan bir hayatın meyvesi de topluca boğazlanma oluyor. (Yalnızlık Dolambacı, Cem Y. 1978, s.75).

İşte, olayın bam teline basan cümle! Bireysel ölümlerden etkilenmeyen, onu yoksayan bir telakki tarzının insanı, bugünün insanı, ölümü ancak topluca geldiği zaman önemsiyor. Çünkü artık ölüm de, toplu tüketim sürecinde devreye girmiş bir meta yerine geçmiştir. Başka yerleri pek bilmesem de, Ankara’nın kabristanında, kabir kazıcıları, önceden kabirleri hazırlıyor, kabristanların adalarında sıra sıra kabirler önceden ve düzinelerce hazır tutuluyor. Yeni gelen her “müşteri” sıradaki kabri satın alıyor. Ölüm, kişinin dışında, gayrışahsî bir ilişki biçimine dönüşmüş oluyor.

Ama ne yaparsak yapalım, ölüm hayatın gerçeği olmaya devam ediyor. Biz onu unutsak da, o bizi unutmuyor. Biz onu kişisel hayatımızın ve topluluk hayatımızın dışında tutmaya çalışsak da, o bireysel olarak bize kendini hatırlatıyor: topluca geliyor, ama bireysel olarak hatırlatıyor. Üstelik de, o geleneksel munisliğinin dışında durarak, fert fert herkesi, kendi varlığının gerçekliği ile sapır sapır korkudan titreterek. “Yok gibi bir şey ama var, var!” (E. Cansever) dedirterek!