64 Yazı Suat Ünsal

Yazar Profili »

Nereden Geldik, Neyiz, Nereye Gidiyoruz?

Ocak 2012, 421 533 Görüntülenme Eklenme Tarih: 23 Mayıs 2020 15:14 Suat Ünsal

 

Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü CERN, İsviçre’de bulunuyor. Burası dünyanın en gelişmiş ve pahalı bilimsel altyapıya sahip parçacık fiziği laboratuarı. Burada evrenin sırlarını öğrenmek için, maddeyi oluşturan temel parçacıklar ve onların çarpışmaları inceleniyor. Prof. Ellis’ın belirttiği gibi burada asıl amaç, k‚inatın ve insanın “ne olduğu, nereden gelip, nereye gittiği”nin araştırılması.

Yazının başlığında geçen bu önemli sorulara, bir soru daha eklememiz gerektiğini düşündük: “Acaba fizik bilimi tek başına bu sorulara cevap bulabilir mi?”

ALLAH, insana bu merak duygusunu boşuna vermedi. Ama iyi ki verdi... İnsan, bu duygunun sürekli dürtmesiyle araştırdı durdu. Neler öğrendi, neler...

Fakat öğreneceğimiz daha çok şey var. Hatta şu da bir gerçek ki, insan, vahyin öğrettiklerinden sarfı nazar ettiğinde, karşısında bulduğu sorular vardı: “Ben neyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?..” diye. İşte bu soruların karşısında, hâlâ ilk günkü bilmezliğiyle düşünüyor insan.

Öğrenmek güzel... Sorular sormak ve cevaplarını bulmak kadar insanı tatmin eden şey var mı? Fakat doğru cevaba ulaşmak için, önce doğru soruyu sormalı insan; ve cevabı da doğru yerde aramalı. Demek araştırılan cevap kadar, aranılan yer de önemli.

Bütün bu söylediklerimiz, Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü CERN’in Dış İlişkiler Direktörü Prof. Dr. John Ellis ile yapılan ilginç bir röportajla ilgili.

Röportajda Prof. Ellis’a şöyle bir soru sorulmuş: “CERN’de sanki sabah akşam sadece maddeyi araştırıyormuşsunuz gibi bir imaj var. Doğru mu bu?” Bu soruya John Ellis, şöyle cevap vermiş: “Çalışmaların temelini maddenin araştırılması ve anlaşılması oluşturuyor. Ama aslında cevaplamaya çalıştığımız soru, ‘Nereden geliyoruz, neyiz, nereye gidiyoruz?’ Bu çok geniş yorum isteyen bir soru. Belli bir cisme ya da öze dayandırarak da buna cevap verebilirsiniz, metafizik olarak da, dinî olarak da tartışabilirsiniz. Bizim yaptığımız fizik açısından bir çalışma.”

Prof. Ellis, bir bilim adamı inceliğiyle gerçeği kendi tekeline almadan cevaplamış kendisine sorulanı. Ve asıl amaçlarını şu hayatî soruyla özetlemiş; “Nereden geliyoruz, neyiz, nereye gidiyoruz?”

Bu soru her ne kadar çok önemliyse de, ondan daha önemlisi var: “Acaba fizik bilimi tek başına bu sorulara cevap verebilir mi?”

Çünkü cevabı bulma gayretine girmeden önce, ‘o yol cevabı bulmak için doğru mu?’ bunu netleştirmek gerek. Ayrıca insanın aklına başkaca sorular da geliyor. Mesela:

“Bir arabanın nereden geldiği ve nereye gittiğini parçalarını didik didik inceleyerek anlayabilir miyiz? Maksat buysa, bunu arabanın sahibine sormak daha mantıklı olmaz mı?

Elbette buradaki problemin, bilimsel araştırma yapmakta değil, o araştırmaya yüklenen misyonda olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bir eser, sanatkârını tanımak için incelenirse, o eser çok şey anlatır, fakat sanatkârının amacını eserinden anlamak ne kadar doğrudur ya da bu mümkün müdür?..

Biz, arabayı inceleyelim ama, o eseri yapan sanatkârın maharetini öğrenmek için araştıralım. Yoksa o arabanın nereye gittiğini öğrenmenin en mantıklı yolu sahibine sormaktır.

Aynı şekilde, bir resim incelenerek onun ressamının mahareti ve sanatkârlığı hakkında çok şey öğrenebiliriz. Fakat tablonun malzemesini inceleyerek ressamın tablo hakkındaki amacı ve niyeti öğrenilebilir mi? Bunun yerine ‘o tabloyu niçin yaptığı’ ve ‘onunla ne anlattığı’ ve ‘onu ne yapacağı’ ressama sorulsa, hem daha kolay, hem daha mantıklı olmaz mı?

Kâinat da bir eserdir. Hem de harika bir eserdir. İnsan ise onun içinde yaratılmış bir şaheserdir. Her eser gibi kâinat da yaratanını, sahibini ve sanatkârını tanıtır, akıl sahiplerine bildirir.

İnsana düşen, bu kadar mükemmel bir sistemle yaratılan ve idare edilen bu evrenin yaratanını tanımak ve Ona muhatap olmak, Onun sözünü anlamak ve ne diyor dinlemek. Kur’an’da insanın bütün macerasını buluyoruz. İnsanlık tarihi aklına tapanlarla, aklıyla Allah’a tapanların uzunca bir hikâyesi…

Bu hikâye de büyük bir ihtimalle şöyle sonuç verecek: Bilimin her adımı ve her buluşu; inkâr karanlığında olanların şaşkınlığını ve inkârını artıracak, kendi istedikleri cinsten bir tanrıyı bulamayıp, yeniden aramak için başka bir yöne koşacaklar, evreni ve kendilerini anlamayı gene ıskalayacaklar; beri tarafta ise her bilimsel gelişme, evreni yaratıp idare eden Âlemlerin Rabbini tanıyanların da imanını parlatacak ve “Rabbimiz bütün bunları ne kadar güzel yaratıyorsun, ne hikmetli çekip çeviriyorsun. Sonsuz sevgimiz, bağlılığımız ve övgümüz senin içindir. Elbette bunları boşu boşuna yapmıyorsun” diyecekler.

Yani dememiz o ki, bilim bu bakış açısıyla pek bir şey bulacağa benzemiyor. Çünkü daha önünde duran mükemmel eserin bir sahibi, bir yaratanı var mı diye karar verebilmiş değil.

Bir tablo bile tesadüfen ortaya çıktığı varsayıldığında tüm değeri gidiyor; bir iyilik bile rastgele yapıldığı düşünüldüğünde anlamını yitiriyor; bu kâinat da öyle, Yaratanı reddedildiğinde ve tesadüflere verildiğinde hiçbir değeri ve anlamı kalmıyor.

Kendi sanatı için, patent hakkını, telif sözleşmesini yapan ve kendi eserine başkasının müdahalesine izin vermeyen insan, iş Allah’a gelince her şeyi sahipsiz bırakacağını mı zannediyor.

Madem Allah (c.c.) her şeyi bilerek yapıyor; öyleyse “Nereden geldik, neyiz, nereye gideceğiz?” sorusunun asıl cevabı da Allah’ın kelâmından öğrenilecektir. İnsan öğrenci, dersin konusu kâinat, öğretmen Peygamber, Kur’an da ders kitabı... Öyleyse, varlık âlemi ve kendimizle ilgili soruların gerçek cevabı Âlemlerin Rabbinde.

 

*************************

 

CERN NEDİR? ORADA NE YAPILIYOR?

DÜNYADA fizik alanında en büyük bilimsel organizasyon olarak kabul edilen CERN, en gelişmiş ve pahalı bilimsel altyapıya sahip parçacık fiziği laboratuarıdır.

CERN’in açılımı Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi. İsviçre ve Fransa sınırında yer alan CERN yaklaşık 55 yıl önce kuruldu. Şu an dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuarı. Dünyanın dört bir yanından binlerce bilim adamı evrenin nasıl oluştuğunu anlamak için dünyadaki en gelişmiş teknolojiyi kullanıyor ve burada maddenin temel yapı taşlarını inceliyor.

CERN’de görevli Türk bilim adamı Kerem Cankoçak oradaki esas amaçlarını “bilimsel merak ve keşif” olarak özetliyor. Temel sorulara cevap bulmak asıl gaye: “Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Maddenin kökeninde ne var? Nasıl oluştu?”

Yapılan tüm açıklamalara rağmen hala bütün dünyanın en çok merak ettiği konulardan biri CERN’de yapılan ‘Büyük Patlama’ deneyi... Deney başlayana kadar hakkında pek çok fikir, hatta komplo teorileri üretildi: CERN gizli deneylerin yapıldığı kapalı bir üs mü? Deneyden sonra dünya zarar görecek mi? Hatta patlama sonrası bir ‘Kara Delik’ oluşup dünyayı yutacak mı?

Aslında bu deneylere Big Bang (Büyük Patlama) deneyleri deniliyor ve insanlar da orada bir patlama olacak zannediyor. Halbuki büyük patlama 13,5 milyar yıl önce zaten oldu... CERN’deki deneyde protonları çarpıştırdıkları zaman ortaya çıkacak olan enerji, bir sineğin kanat çırpması kadar!.. Meydana gelen çok küçük bir enerji ama buradan çıkacak sonuçlar ‘Büyük Patlama’ya ve sonrasındaki nano saniyelere açıklama getireceği için medyada ‘Büyük Patlama Deneyi’ olarak isim aldı.

Yakın zaman önce CERN’de yapılan deneylerde ışıktan hızlı hareket eden bir madde saptandı. John Ellis, yeni buldukları ışıktan hızlı giden maddenin Einstein’in “ulaşılan maksimum hız ışık hızıdır” teorisini çürütmediğini, fakat genişlettiğini söyledi.

Sabah’tan Sonat Bahar’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı röportajda, “Aradığınız şeyin popülerleştirilerek ‘Tanrı parçacığı’ olarak anılmasından rahatsız mısınız?” sorusuna John Ellis şu cevabı veriyor:

“Tabii ki bu taneciğe ‘tanrı parçacığı’ denmesi beni rahatsız ediyor. Bu taneciğe bu adın verilmesinin arkasında bir fizikçi yok. Tamamen bir yayınevinin, daha çok kitap satmak için ortaya attığı ve de başarılı olduğu bir konu. Büyük Hadron Çarpıştırıcısında biz bu taneciği, higgs taneciğini arıyoruz ama onun dışında da bir sürü şey arıyoruz.”

 

*******************

 

BEDİÜZZAMAN BU KONUDA NELER DİYOR?

Meselelere ‘Kur’ân perspektifi’nden yaklaşan, son asrın en dikkat çekici kişiliği Said Nursî’ye göre, öncelikle âlemi fizik-metafizik, madde-mânâ bütünlüğünde algılamaktan uzak bakış açılarının bu soruya tam manasıyla cevap vermesi mümkün değildir. ‘Bütüncül algı’ ise en kâmil manada Kur’ân’da mevcuttur. Çünkü Kur’ân, Kelâm-ı İlâhî’dir. Öncesini ve sonrasını algılamaktan âciz olduğumuz ‘zaman ve mekân’ın, Ezelî ve Ebedî Yaratıcısı’nın sözüdür Kur’ân.

Evet, tarih boyunca insanlığın bir şekilde sorduğu ve hâlâ CERN’in de fizik sahasındaki işaretleriyle cevabını bulmaya çalıştığı “Nereden geliyoruz, neyiz, nereye gidiyoruz?” sorularının cevabını, bakın Bediüzzaman, Kur’ânî yaklaşımıyla nasıl ortaya koymuştur:

“Evet, benî adem [insanoğlu], büyük bir kervan ve azim bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen [süslü] bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celb etti. ‘Şu garip ve acip mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?’ diye ahvallerini anlamak üzere hilkat [yaratılış] hükümeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:

Hikmet: ‘Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?’

Bu suâle, benî âdem nâmına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:

‘Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı [büyük emaneti] bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re’sü’l-malımız [sermayemiz] olan istidatlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azim insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risâlet [elçilik] vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risâlet beratı olarak bana verdiği Kur’ân-ı Azimüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!’

“Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselâmın verdiği şu cevaplar, Kur’ân’dan muktebes ve Kur’ân lisanıyla söylenildiğinden...” (Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz, s. 17)

“…Felsefe nazarıyla bakılsa, “Yâhu, bunlar nereden nereye gidiyorlar ve niçin dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suale bir cevap alınamadığından, tabiî, hayret ve tereddüt azabı içinde kalınır. 

Fakat nur-u iman gözlüğüyle bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garip, acip kudretin mucizelerini görmek ve mütalâa etmek için Sultan-ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar…” (Bediüzzaman, Şualar, 651)

 

 


Ocak 2012, 421 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yol

Diline gelmez ama kalbinden çıkmaz bir özel yerin sevdasını kalbine koyan, belli ki burada kaybolman için var etmedi seni… Bir yol olmalı…

Devamı »

Şimdi Aramızda Olsaydı…

Selim Gündüzalp abimiz şimdi aramızda olsaydı, ihtimal ki, 500. sayımıza nasıl geldiğimizi konuşuyor olurduk…

Devamı »

Cennet Kütüphanesi

Hayatımız bir kitap gibi. Ömrün bitiminde tamamlanacak bir kitap. Acaba bizim ömür kitabımızın değeri ne olacak?

Devamı »

Kum Tepelerine İsim Vermezler

Sağlam bir dağ gibi ol. Savrulma kum tepeleri gibi. Kalbine onun bunun taşıdığı yalanları koyma. Seni yaratandır senin dostun. Seni sevdiğini seni yaratarak gösterdi.

Devamı »