TR EN

Dil Seçin

Ara

Eğitim Sistemi Gençliğin İnancını Nasıl Etkiliyor?

Eğitim Sistemi Gençliğin İnancını Nasıl Etkiliyor?

Konuşulsa da konuşulmasa da daima gündemde olan ve bir mücadelenin cereyan ettiği alandır gençlik ve iman konusu. Bu yazımızda, geleceğe dair konuşmaktan daha önemli olan, “şu anki eğitim sistemimizde durum nedir, gençlerimize neler nasıl öğretiliyor?” bunu inceleyeceğiz.

Prof. Dr. Osman Çakmak, bugünkü eğitim sistemini şöyle değerlendirmektedir:

“İnsanın zihin yapısı alınan eğitimin bir sonucu olarak teşekkül ettiğinde göre, tartışmaların gündemi esasen eğitim yapımızla ilgili görülmektedir. Ülkemizde bilimin dinsizliğe alet edildiği ve özellikle ilk ve ortaöğretimde okutulan ders kitaplarının materyalist/ateist yaklaşımlarla hazırlandığı dikkatlerden kaçmamaktadır.”

Şu bir gerçektir ki, yıllardır ders kitaplarında ateizm odaklı inançsız yorumlar bilimsel bilgi olarak takdim edildi ve gençlerimizin düşünce yapıları bu bilimden ve gerçeklerden uzak açıklamalarla şekillendirilmek istendi. Ülkemizde okutulan ders kitapları, “bilim dinsizliğe alet edildiği ve materyalist/ateist yaklaşımlarla hazırlandığı” için gençliğe inançsızlığı aşılamaktadır. Kopartılan fırtınanın sebebi de bu sürecin bozulmaması içindir. Oysa Türkiye’de halk Müslüman ve inançlı olduğu halde, çocuklarına okullarda nelerin empoze edildiği hakkında ya habersiz ya da ilgisiz gözükmektedir. Geçtiğimiz aylarda gündeme gelen ve bir ailenin çocuğuna din dersi verilmesini istememesi olayı beri yanda şunu da gösterdi ki; dindar aileler çocuklarına okulda inançlarına aykırı fikirlerin dayatılması problemiyle yeterince ilgili değiller.

Çocuklar belki aile içinde ve okul öncesinde dinî hassasiyetleri kazanıyorlar. Fakat okul hayatıyla birlikte tamamen “materyalist/ateist yaklaşımlarla hazırlanan” ders kitaplarına muhatap oluyor ve aileden aldıkları dinî duyguları öğrenim süreçleri boyunca yıpranıyor. Bu noktada, yapılan araştırmalar da aynı şeyleri söylemektedir.

Bunlardan birisi de, Prof. Dr. Recep Kaymakcan’ın da içinde bulunduğu, 2005 yılında liseli gençler arasında yapılan “Gençlerin Hayata Bakışı ve Dinî Yönelimleri” başlıklı araştırmadır. Prof. Dr. Recep Kaymakcan bu araştırmayı özetle şöyle değerlendiriyor:

“Türkiye’nin de içerisinde olduğu 10 ülkenin katıldığı ampirik (deneysel) araştırmaya, Almanya, İngiltere, İrlanda, Hollanda, Finlandiya, İsveç, Polonya, Hırvatistan, İsrail ve Türkiye katılmıştır. Projenin Türkiye ayağı tarafımdan yürütülmüştür. 10 ülkeden yaklaşık 10 bin liseli öğrenci araştırmaya katılmışlardır. Araştırmaya katılan ülkelerde örneklem seçiminde akademik olarak başarılı lise öğrencileri ve orta büyüklükteki şehir merkezindeki okullar esas alınmıştır.

Bu araştırmaya göre “Kendimi inanan birisi olarak kabul ediyorum.” sorusuna olumlu cevap veren Türk gençleri yüzde 97 ile ilk sırada yer alırken, onu az farkla yüzde 94 ile Polonya ve yüzde 91 ile İrlanda izlemektedir. Hırvatistan ve İsrailli gençlerde de inanma düzeyinin yüzde 90’lara yakın olduğu görülmektedir. Kendini inanan birisi olarak en az tanımlayan ülkeler ise sıra ile İsveç (yüzde 47), Finlandiya (yüzde 47) ve Hollanda (yüzde 55) gelmektedir. Bu üç ülkede gençlerin kendini inanan birisi olarak kabul etme oranı oldukça düşüktür.

Tarafımızdan yapılan araştırma verilerinden biri de liseli gençlerin dinî olan ve olmayan dünya görüşlerini belirlemeye yöneliktir. Dünya görüşünü belirlemeye yönelik ölçeğin içeriği, dindeki Allah tasavvuruna karşı tutuma göre şekillenmiştir. Türkiye, Polonya ve İsrail'den gençlerin en çok benimsedikleri dünya görüşünün İslam/Hıristiyanlık/Yahudiliğe göre şekillenen dünya görüşü olduğu anlaşılmaktadır. En çok olumsuz bakılan dünya görüşü ise “ateizm” olmuştur. Bu sonuç ise kendi içerisinde tutarlık göstermektedir.

Araştırmaya katılan ve genelde Batı Avrupa ülkesi olarak adlandırabileceğimiz Almanya, İngiltere, Hollanda, İsveç gibi ülkelerde ise en çok kabul gören dünya görüşü, “hayatın anlamını kişinin kendisinin belirlediği” düşüncesini öne çıkaran seküler dünya görüşü olan “pragmatizm” olmuştur. En çok olumsuz bakılan görüş ise hayatın anlamsız olduğunu ifade eden “nihilizm” olmuştur. Aynı araştırmanın değerler ve dine bakışla ilgili diğer verileri göz önüne alındığında Türkiye'den gençlerin Batı Avrupa ülkelerinden ziyade büyük çoğunlukla Polonya ve İsrail'den gençlerle benzer tutum içerisinde oldukları görülmektedir. Daha dindar, muhafazakâr ve geleneksel değerlere bağlı ve çoğulculuğa karşı daha mesafeli bir tutum içerisindedirler.”

Bu araştırmada eğitimin dinî inançlara etkisi hakkında çarpıcı gerçekler de ortaya çıkmış. Prof. Kaymakcan bu konuda şu tespitte bulunuyor:

“Eğitim düzeyi ile kendisini dindar olarak tanımlama ilişkisine baktığımız zaman ilginç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Türk deneklerden zorunlu eğitimi tamamlayanların yüzde 92'si kendini dindar kabul ederken bu oran, üniversite mezunlarında yüzde 59'a düşmektedir. Yukarıda zikredilen ülkelerden eğitim düzeyinin yükselmesi ile dindarlık düzeyinin düşmesi ilişkisinde Türkiye'ye benzer bir sonucun yalnız Fransa'da olduğu görülmektedir. Bunun tam zıddı olarak Malezya'da ise üniversite mezunları ilköğretim mezunlarına göre daha dindar olduklarını ifade etmektedirler.”

Prof. Kaymakcan şu anki eğitim sisteminin dindarlık üzerindeki etkisini şöyle özetler:

“Türkiye'de dindarlık ve dinî değerlere bağlılık ile eğitim düzeyinin yüksekliği arasında negatif bir ilişki bulunmaktadır. Yani üniversite mezunlarının dindarlık seviyeleri daha düşüktür. Bu durum, Türkiye'de seküler eğitimin başarılı olduğu, eğitimin seküler dünya görüşünü destekleyici mahiyette olduğu, anlatılan dinin yüksek öğrenim görmüş kişilere yeterince hitap etmediği”ni gösterir şeklinde ifade eder.

Araştırmaların ortaya koyduğu gerçek, Türkiye’de eğitim sisteminin dindarlık üzerinde olumsuz etkisi olduğudur. Prof. Dr. Osman Çakmak, bu olumsuz etkinin “Kâinatı materyalist biçimde yorumlayan bir fen eğitimi gördüğümüz”den kaynaklandığını ifade eder ve devamında “Problemin çözümü için öncelikle ülkemizdeki eğitimin, özellikle fen eğitiminin hangi anlayış ve felsefe üzerine oturduğunu görmeliyiz.” der.

Prof. Çakmak bir başka önemli noktaya da temas eder: “Tartışmaların geliştiği eksene bakınca bilimle dinin çatıştığı, ya da bilim ayrı din ayrı şeklinde bir anlayış dillendirilmeye çalışılmaktadır. Oysa bu çevreler aslında bilimin dinle değil, materyalizmle çatıştığını fark edemiyorlar.”

Ancak Türkiye’de pek duyulmasa da bilimsel gelişmeler materyalist düşünceyi temelinden sarsmıştır. Artık bilim dünyasında 19. yüzyıldaki materyalist anlayışa dayalı kâinat tablosu yok. Bilimle din arasında ayrım olmadığı gitgide daha belirgin hale gelmeye başladı. Bilimlerin, Allah’ı tanımanın bir yolu olduğu fikri gün geçtikçe daha çok benimseniyor… Teksas Üniversitesi İnsan Bilimleri Profesörü Frederic Turner’in sözü bu konuda ilginç: “Kâinat dev bir piramit gibi; piramidin en altında matematik var, onun bir üstünde fizik yer alıyor, böylece en üste doğru çıktıkça sanat ve felsefe geliyor ve onların da üstünde ilâhiyat yer alıyor. Bu anlaşıldığında, bilim Rönesans’tan sonraki en büyük devrini yaşayacak, ilahî olan ile tabiî olan ayrımı sona erecektir.”

Şu zamanda artık bilim din çatışmasından değil, bilimin dine yaklaşmasından söz ediliyor. Atom teorisinin önemli mimarlarından Erwin Schrödinger’den şu anekdot da bunu gösteriyor: ‘Hayat nedir?’ adlı kitabında Schrödinger, “Bilimin insanlığa en büyük katkılarından biri, hepimizi doğrudan alâkadar eden; ‘Kimiz, nereden geliyoruz ve nereye gideceğiz?’ sorularının cevabını bulmak veya zihinleri bu konularda rahatlatmak olacaktır.”

Bilimin şimdi aradığı “Kimiz, nereden geliyoruz ve nereye gideceğiz?” sorularının cevaplarını ise, Âlemlerin Yaratıcısı yüce kelâmı Kur’an âyetlerinde açıklamıştır. Dolayısıyla bilim ve İslâmiyet aynı zeminde buluşmaktadır.

İsterseniz bilim dünyasında nasıl bir gelişme olduğunu, “Yeni Fizik ve Tanrı” Kitabının yazar Prof. Paul Davies’ten dinleyelim: “Fizikî âlemin temelini teşkil eden katı birimler, bir bir eridi, hepsinin yerini metafizik bir okyanusun var-yok arası dalgalanmaları aldı. Yeni fiziğin bu fizikötesi yönelişi, çoğu insanın zihninde felsefî ve dinî dönüşümler başlattı; hepsi bu keşifleri, hâlihazır modern teknoloji toplumunun temeli olan materyalist ve katı dünyadan bir silkinme olarak gördüler.”

Peki, bilim dünyası bu minvalde ilerlerken biz hâlâ geçmiş yüzyılın maddeci şartlanmalarıyla mı çocuklarımızın zihinlerini donduracağız?

Prof. Çakmak’ın bu konuda şu tespitleri var: “Varlığı görüp de Kâinatın Yaratıcısı’nı görmezden gelmek ve hatta varlığı sahibinden kaçırıp bilimi dinsizliğe alet etmek elbette bilim adamlığına yakışan dürüst bir davranış değildir. İyi dikkat edilirse, dersler anlatılırken, eşyanın hikmet ve gayesine yer verilmemesi ve kuru formül ve tariflerden ibaret kalan ve sınavlara odaklı eğitim, öğrencide şevk ve merak yoksunluğunun/verimsizliğin en büyük kaynağını teşkil etmektedir. Yine bu yüzden okullar, ahlâksızlığın ve birçok problemin kaynağı olabilmektedir.”

Peki, çözüm nedir? Prof. Çakmak şöyle diyor: “Öğrenciye eğitimi boyunca kazandırılması gereken özelliklerden ikisi; kâinat kitabının okurluğu ve sanat okurluğu olmalıdır. Hâlbuki ders kitaplarının anlatımına göre göklerde veya yerde var olan her şey ve cereyan eden her olay başıboş ve hedefsizdir. İfade ettiği bir mânâ yoktur.

Eğitim sistemi, fen ilimleriyle din ilimlerinin birlikte verilmesiyle düzeltilmelidir. Bu ise, Bediüzzaman’ın hayatının önemli gayelerinden birisi olmuştur. Maddî âlemi, ilahi isimlerin ve sıfatın tecellisi sayan–kendi tefekkür silsilesi içinde bunu ispat eden–bir bakış açısı ile ilimler yeniden yazılmalıdır. Varlık âleminin tâbi olduğu büyük nizamdan ta en küçük bir zerrenin tâbi olduğu en basit kurallara kadar her şey Allah’ın ilim, irade, kudret ve hikmetinin bir tefsiridir. Risale-i Nur, kâinatın iman adına okunmasının canlı örneklerini sunar. Risale-i Nur, kâinatı anlamak için modern bilimin materyalist kavram ve yorumlarına mahkûm olmadan çözümler sağlayacak araçlar sunmaktadır.

Bunca senedir taklit aşılarının tutmamasını iyi düşünmeliyiz. Niçin bunca çabalara rağmen bilime karşı gençlerde bir heyecan ve merak oluşturamadık? Bütün çabalara rağmen bilimi rehber konuma çıkaramadık? Öyleyse çıkış noktasında bir yanlışlık bulunmaktadır.

Bediüzzaman, Münazarat isimli eserinde mealen şöyle der: “vicdanı ışıklandıran din ilimleri, aklı nurlandıran ise fen ilimleridir. İkisinin birleşmesi ile hakikat tecelli eder ve talebenin gayret ateşi parlamaya başlar. Ayrıldıklarında birinde hile ve şüphe doğar..” Fen ve din bilimlerinin ayrı olması ateizm ve inkârın kaynağı olduğu gibi, ikisinin birleşik olması ise öğrencide merak ve gayreti harekete geçiren en önemli unsur olmaktadır.”



Sonuç olarak, gerçekten anlamlı ve faydalı adımlar atabilmemiz için, gençlerimizde bir bilim zihniyeti oluşturamamış olmamızın yukarıda işaret edilen sebepleri iyi tahlil edilmelidir. Bu çözümsüzlüğün arkasında bilim ve eğitimin körü körüne dinsizliğe alet edilmesi probleminin olduğu artık net olarak görülmelidir.

 

 

Faydalanılan kaynaklar:

1. Prof. Dr. Osman Çakmak, Göklerin Kapıları, Nesil Yayınları, İstanbul, 2012.

2. Prof. Dr. Recep Kaymakcan, Gençlerin Dine Bakışı: Karşılaştırmalı Türkiye ve Avrupa Araştırması,  HYPERLINK "http://www.recepkaymakcan.com/wp-content/uploads/kitap_genclik_din_kaymakcan_2007.pdf" http://www.recepkaymakcan.com/wp-content/uploads/kitap_genclik_din_kaymakcan_2007.pdf

3. Beyza Bilgin, Türkiye’de Din Eğitimi ve Liselerde Din Dersleri, Ankara, 1980.