151 Yazı Selim Gündüzalp

Yazar Profili »

1000 Aydan Hayırlı Bir Ay

Temmuz 2012, 427 143 Görüntülenme Eklenme Tarih: 02 Haziran 2020 20:40 Selim Gündüzalp

 

Ümidin vatanıdır her insan.

Kendinden habersiz yaşıyor birçok insan.

Bin tarif yapılsa da, insanı anlamak ve anlatmak yine de kolay değil. Öyle derin bir kuyu ki, “içine indim”, “yanına vardım” demek kolay değil.

 

Bazen özüne çok yakın insan, bazen çok uzak... İnsan sahip olduğu hazinelerden habersiz yaşıyor. Buna da yaşamak denirse. Rabbimizin her an ve her dem tazeleyip sunduğu nimetlere karşı bizim de tazelememiz gereken şükürlerimiz var. Yeniden kavuştuğumuz her nimet için Rabbimize hamdlerimiz var. Tamı tamına yapamıyoruz, layıkıyla yerine getiremiyoruz. Bir gece önce karar veriyoruz adam gibi adam olmaya; ertesi gün o kararlı halimiz kaybolup gidiyor.

Annesinin elinden kurtulup kaçmak isteyen haylaz bir çocuk gibiyiz. Kaçmak istesek de şefkatli bir el bırakmıyor. Sonra sonra içimizin dalgaları duruluyor. Her ne hikmetse, bir kararda kalamıyoruz.

Allah’ım, kolay değilmiş insan olmak! Ne kadar zormuş kul olmak ve kul gibi yaşamak. Zorun zoruymuş hakkı hakkıyla bilip insanca yaşamak. Senden uzak yaşadığı hayatı hayat zannedenlere inat, verdiğin hayatı Senin için yaşamak ne güzel. Hayat ancak böyle güzel. Can saatini Senin istediğin gibi kuruvermek ve Senin istediğin gibi oluvermek... İşte mesele bu. Böyle olmayı ve böyle yaşamayı gönülden istiyoruz, Rabbim, Senden diliyoruz.

Bir gün o saat gelip çaldığında gidivermek, semavî ülkelere doğru yükselivermek... Ruhumuzun gitmesi gerektiği yere gitmesi için bir mâni yok. Getiren, götürüyor. Az önce dünyadayken, bir anda ahirette olabiliriz.

Dünyada görünen ve görünmeyen sınırlarda yaşıyoruz. İki çizgi arasında hayatımız. İşte geldik, işte gidiyoruz. Bu iki çizgi arasında insan var, insanın hayatı var. Yaratanından uzak oldu mu yanıp yakınan, günah ve pişmanlıklarından dolayı içi fokur fokur kaynayan insan var. Ümidin vatanı olan insan...

Bazen özüne çok yakın, bazen kendine çok uzak insan. Aynalarda gördüğümüz suretler devamlı değişiyor. İnanamıyoruz gördüğümüze. Bu biz miyiz? Onca sene bu dünyada yaşayan, Rabbini tanımaya çalışan o yolcu biz miyiz?

Ey şanlı misafir! Bir nefes al ve öyle kal. Veremeyebilirsin bir daha. Göç vakti yaklaşıyor. Doğduğun günden beri ölümün gölgesi peşinde. Hazırlığın tamam mı? Vasiyetin hazır mı? Yapman gereken onca şey var. Hangi birini yapabildin ki? Taş taş üstünde kalmayacak günler uzakta sanıyorsun. Oysa o kadar yakın ki...

Allah'ım, insan kadar iyi, insan kadar da kötü bir varlık yok. İyiyle kötü arasında gidip geliyor saatimizin sarkacı. Bizi hayra yönlendir, en hayırlı yollara. Yolumuz ve yönümüz Sana doğru olsun.

En küçük bir zahmetin bile arkasında nice rahmetler gizli. Nefsim biliyor, görüyor bunu. Abdestte, namazda, oruçta, zekâtta her daim yaşıyor bunu. Aylardır kapısını çalmadığımız bir akrabamızı ziyaretten tutun da, hasretle yolumuzu gözleyen hasta bir komşumuzu ziyarete kadar nice iyilikler, nice güzellikler hep bizi bekliyor. Bir adım atmayagörsün insan, zahmetler kalkıyor, rahmet kapıları açılıyor. Ruha ve kalbe ferahlık geliyor.

Bir kımıldayabilsek gafletle yattığımız yerden, kim bilir kaç gönül memnun kalacak yapacağımız ziyaretten. Sadece dualarını almakla kalmayacağız, kim bilir ne gönüller onaracağız ve kendi dünyamızda da belki nice açılımlar yaşayacağız...

Aradığımız uzakta değil, özümüzde. Biz bizden habersiziz. Bizim kayıp hazinemizin anahtarı da bizi bekleyen o iyiliklerin içinde, o dostların elinde.

Kendisine ihtiyaç duyanlara gönül kapılarını açmayana, kendi bahtının kapıları da açılmıyor. Çok biliyoruz ama az yapıyoruz. Problem de burada. Bildiğimizi yaşayamamakta.

Ne diyeyim, bilemiyorum Rabbim “Ne yaptın, ne ettin şu dünyada?” diye bana sorsan... Ki bir gün mutlaka sorulacak ve o soru beni kıvrandıracak. Cevabı kolay değil. Yüzüm kızarmadan, başım öne düşmeden cevap vermek kolay değil.

Rabbim, nice yıldır üzerimde taşıdığım ve Sana ait olan bunca nimeti kendimin zannetmişim. Oysa her şey emanetmiş. Geç de olsa bildim.

İnsan, başkasına ait bir elbiseyi giydiğinde, emanet olduğu için daha çok dikkat eder, değil mi? Oysa ben, Rabbim, Senin giydirdiğin bu vücut elbisesine aynı hassasiyeti, aynı dikkati gösteremiyorum. Emaneten aldığımız bir kalem, bir kibrit bile bitse, tükense endişeleniriz. Neticede emanettir diye. Emanetin azı-çoğu, küçüğü-büyüğü olur mu? Başına bir hâl gelse, bedelini ödememiz gerekir.

Allah’ım, verdiğin hayat öyle bir emanet ki, her anı dünyalar kadar değerli. Her an, yarattığın güzellikleri seyrediyoruz hayran hayran. Yarattığın hayatı hayretle yaşıyoruz. Akıp giden bir deredeki suyun üzerine eğilmiş, kendi aksini seyreden adam gibi… Neye bakıyoruz acaba? Suya mı, yoksa akıp giden hayatımıza mı?

Hayatın her anında güller açar, leylaklar açar. Allah yaşattı mı, böyle yaşatır. Her anımızı çiçeklerle donatır, çiçek gibi bembeyaz nimetlerle. Nasıl bir dünyada ağırlandığımızı bir an olsun düşündüğümüz var mı? Nasıl bir Allah’a, nasıl bir Rabbe misafir olduğumuzu bir hatırlayalım, sonra oturup sevinç gözyaşları içinde bir güzel ağlayalım...

Lüks otellerde birkaç gün kalanlar bile, sunulan hizmeti anlata anlata bitiremiyorlar. Üstelik bedava kalmıyorlar, bedelini de ödüyorlar. Bir ücret karşılığında da olsa, yapılan en küçük bir hizmeti unutmuyor insan, müteşekkir kalıyor.

Şimdi bir de dünya sofralarında dizilmiş, serilmiş nimetlere bir bakalım. En başta hayat nimetine. Hangi ücreti ödeyip de aldık? Ne verdik karşılığında? Hayatı ve hayatımıza sunulan onca nimeti bize ikram eden kim? Böyle bolca ve cömertçe veren kim? Merak etmeyecek miyiz? Arayıp sormayacak mıyız? Rabbimize şükretmeyecek miyiz? Biz bu dünyaya niye geldik? Bunun için işte. Rabbimiz kim, Onu bilmeye, Onu tanımaya, her nimeti Ondan bilip Ona şükretmeye.

Her mevsim önümüze dizilen bu sayısız nimetleri bir düşünün... Renkleri, tatları, kokuları bir başka, vaktinde gönderilmeleri ise bir başka güzel olan bu nimetleri... Diller anlatmaktan yorulur, tarife gelmez hiçbiri... Nasıl bir dünyada ağırlandığımızı anlamak için çevremize şöyle bir bakmak kâfi, nazarımızı semâya ve yıldızlara çevirmek yeterli.

Başımıza bir hâl gelmesin, olumsuz bir şey yaşamayalım diye her tedbir incelikle alınmış. Gecesi ayrı güzel misafirhanemizin, gündüzü ayrı güzel... Hangi ışık, hangi lamba aydan, yıldızlardan daha parlak? Üstelik ne yanma maddeleri tükeniyor ve ne de bizden bir ücret isteniyor... Bedavadan seyrediyoruz bu güzellikleri. En lüks bir konforun içinde yaşatılıyoruz. Bir gün gelip bunun da hesabı sorulacak elbet. Misafir olduğunu bilenler ve bu dünyada ona göre yaşayanlar için hesabı kolay olur inşallah.

Ey en güzel isimlerin sahibi olan Allah’ım, kim bilir Sen nasıl bir güzelsin? Allah’ım, küçücük bir ikramla başı dönen, teşekkür duyguları uyanan insan, hiçbir ücret ödemediği hâlde Senin bunca sayısız nimetlerinin karşısında hâlâ dönüp hayranlıkla bakamıyorsa, Sana gönülden şükredemiyorsa, çok yazık...

Ey insan, nerdesin? Hâlâ görmeyecek misin? Düşünmeyecek misin?

Bu dünya sergisi senin için. Bu nimetler senin için. Senin şükrün ve hamdin de Allah için olmalı. Bu dünyada sen onun için varsın. Dünyada sadece dünya için olamazsın. Çünkü bu dünyayı aşan duygularla donatılmışsın. Sen burada ebedî bir âlem için varsın. 

Bazen bir kayıp ilanı görürüz gazetelerde. İki cümleden ibaret: “Kimliğim kaybolmuştur. Yenisini alacağımdan, hükmü yoktur.” Aynen öyle. Yeni bir kimlik almanın, yeni bir hüviyete kavuşmanın şimdi tam zamanıdır.

Yaklaşıyor Ramazan. Yaklaşıyor o güzel mevsim. Ey kimliğini arayan insan, bu mevsim yeniden başlayabilir her şey. Rabbim dolu dolu bir fırsat daha sunuyor. Af ve afiyet nimetleriyle dopdolu bir imkân daha sunuyor. Yeryüzünü bize bir mescid yapan Allah, bizden de bu yeryüzü mescidinde kendisinden başkasına ibadet etmememizi istiyor.

Bir çekirdek halinde dünyaya gelmeye hazırlanıyor Ramazan. O çekirdek, içimizin topraklarında kök salmak, ağaç olmak, bir ayın sonunda ise en olgun, en güzel meyveye ulaşmak istiyor. Kar gibi beyaz, su gibi aziz ve leziz bir ay geliyor. Hazır mıyız?

Rahmet kapıları açılıyor. Orucuyla, Kur’an’ıyla, teravihiyle, tekbirleriyle, salât-u selâmı ile geliyor yine rengine boyamaya, özüne uzak kalan insanı Rabbine yakın etmeye. Şimdi oturup düşünülecek, ömrün bir güzel muhasebesi yapılacak zamandır. Zaman işte tam o zaman... Geldi geliyor Ramazan. Gölgesi düştü. Şefkatli bir ana gibi rahmet eli üstümüzde. Bu ayda okunan Kur’an’ın her bir harfine binler sevap veriliyor. Hayrın, rahmetin coştuğu bir ay geliyor. Şimdi boş işlere, boş sözlere veda vakti. Güzelliklere, hayırlara merhaba deme vakti.

Ey insan! Nerdesin? Geliyor rahmeti sonsuz olan Rahman’ın sana sunduğu son fırsat, belki de son imkân, belki de senin için son Ramazan. Ayların en değerlisi, Allah katında en yücesi... Şimşek hızıyla gelip geçmeden, yelesine yapışıp terkisine atalım kendimizi. Diğer aylara ve diğer günlere benzemesine izin vermeyelim. Niyetimizle, amelimizle yaklaşalım. Onun bize “gel” diyen çağrısına uyalım. Kutsî iklimine girelim. Hayatımız değişiversin. Yeter ki insan istesin, Rabbi değiştirebilir insanı bir anda ve bu ayda. Geç kalmadan, vade dolmadan bir fırsat daha sunar rahmet-i Rahman. İşte size ayların en güzeli, en bereketlisi, geldi geliyor Ramazan. İbadetlerin sevaplarının katlanarak verildiği mevsim. Saniyesi, seneler kadar değerli olan kutsî ay, Kur’an’ın indirildiği ay, mübarek Ramazan, hoş geldin... İnşallah bizi de hoş bulmuşsundur.

Kendine yaklaştır bizi ey mübarek ay, bizi kendine benzet. Rahman’ın katından geldiğin gibi, en güzel şekilde yanına al, bizi de arındır, götür.

Allah’ım, kabul et niyetimizi. Kabul et küçük de olsa, bu büyük aydaki her amelimizi. Şimdi gözlerimiz hilâli gözlüyor ufuklarda. Biz kaçsak da, Rabbimizin sonsuz şefkati ve rahmeti bırakmıyor peşimizi. Oruç ile tutup yakalıyor bizi.

Bu ayda Allah’ın emriyle aç kalmak, Allah’ın emriyle doymak kadar tatlı oluyor. Bir öğün açlığa dayanamayan insan, Ramazan’da on yedi saat aç kalabiliyor. Allah dilerse, olmazlar oluyor. Kadir Suresi’nde geçen ayetin de işaret ettiği gibi, içinde Ramazan olmayan bin aydan daha hayırlı olan, yani seksen üç yıllık ömre denk olan mübarek bir ay geliyor. Hasretle beklenmeye değer. Her anı sayısız nimetlerle dolu bir ay geliyor. Karşılamaya hazır olalım. Ramazan geliyor.

Allah’ım, biz aciz kullarına bir nimet daha lutfeyle... İbadetlerimizi, hamdlerimizi kabul eyle. Efendimiz’in (asm) getirdiği o mübarek ve eşsiz kitabın sırlarını anlamayı, onları diğer insanlarla da paylaşmayı, bize ihsan eyle. Yeniden kulun olarak doğmayı ve kulun olarak yaşamayı cümlemize nasip eyle. Bizi bu ikrar ile haşreyle...

 

 


Temmuz 2012, 427 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Hastalığı Sevdim…

Bir söz vardır, “İnsan bir kitaba girdiği gibi çıkmaz” diye. Hastane de öyledir aslında, insan hastaneye girdiği gibi çıkmaz. Çıkmamalı da. Hastalık nasıl bizden bir şeyler alıp götürüyorsa, biz de ondan bir şeyler alabiliriz, almalıyız.

Devamı »

Bir Cam, Bir Can, Bir Cihan

Camsız duvarlara zindan derler. Cam, duvarları ev yapar. Evin içi ve dışı, iki dünyanın kesiştiği yerdir cam. Gündüz, evin güneşi; gece ay’ı, yıldızı olur cam…

Devamı »

Sonbahardan Özür

Yalanmış meğer. Hem de esaslı... Sonbahar şarkılarda söylendiği gibi değilmiş, yemyeşil bahçeler de varmış, tarlalar da. Üstelik sayısız meyveler bu mevsimde geliyormuş…

Devamı »

Derdim, Tasam, Şu Son Demde Ne Yapsam?

Belki bir yaz akşamında, belki de serin bir sabahta… Tam da yaşamanın altın çağında… Güzelliklerin tadı damağında… Belki de bir eylül akşamında ya da bir sonbahar sabahında… Ecel denen misafirim. Biliyorum geleceksin… Gözünün değdiği yerde çiçekler açacak. Bir el uzanacak bana doğru. Bir sahilden diğerine geçeceğim. Kocaman bir bahçedeki bir gül gibi… Açıldıkça açıldım, son noktasındayım. Akşam ezanlarının arasından bir veda çekiyorum: “Uğurlar olsun…” diyorum güne, ömre, hayata…

Devamı »