TR EN

Dil Seçin

Ara

Ayasofya Yeniden...

Ayasofya Yeniden...

Ayasofya yeniden… Tarih ve mekân şuurunun yenilenmesi ve tazelenmesi bir anlamda… Bugünü anlamlandırmak ve geleceğe güvenle uzanmak açısından önemli...

“İstanbul… Bağrında yaşadıkları halde seni anlamaktan uzak insanlara ve seni sen olmaktan çıkarmak için yaptıkları her şeye rağmen güzel şehir… Yıllar boyu İslam âlemine merkez olmuş, birbirinden güzel Türk-İslam eserleriyle süslü bu şehir, ruhlarda yüce duyguları ayakta tutacak izler taşıyor hâlâ kendisinde… Minareleri şahadet edercesine göğe yükselen camiler simgesi olmuş İstanbul’un. Adı anıldığı vakit bu şehrin, cami figürleri canlanmış zihinlerde.

Kalabalıklar arasında artan yalnızlığımız, mahzunluğumuz ne güzel diner camilerde. Atalarımızın inanç iklimini, sanata ve güzele olan tutkusunu, gönül zenginliğini ve manevi dünyalarının hassasiyetini müşahede ederiz o muhteşem mimari eserlerde. Kalabalıklardan sıyrılarak yüreklere ferahlık veren cami havasını teneffüs ettikçe yalnızlığımızı unutur, mahzunluğun üzerine set çekeriz adeta. Ve… Koruyan, gözeten, çok şefkatli ve merhametli Rabbimiz’e yönelerek kul olmanın tadına varırız. Biliriz ki, o an bize şah damarından da yakın olan, bizi bizden iyi bilen, dualarımıza icabet eden sonsuz rahmet sahibi Allah’ın (cc) evindeyiz. Yalnız değiliz… Ve huzur… Bugünün insanının başka şeylerde, başka yerlerde arayıp bulamadığı bu duyguyu burada tatmak ne büyük mutluluk!” 

Üniversite yıllarında bir öğrenci dergisi için kaleme aldığım yazının başlangıç kısmında yer alan giriş cümleleri bunlar. Nisan ayındaydık, henüz değişkenliğine alışamadığımız bahar günlerinden birinde tarihi yarımadayı gezmek istemiştim.  Ramazan’ın son demlerini yaşarken ata yadigârı camilerimizde vakit namazlarını eda eder dua ve niyazlarla günümü bereketlendiririm düşüncesi ile genç yüreğim pır pır kalabalıklar içinde yol aldığımı hatırlıyorum. O gün adımlarım beni kızıla boyanmış duvarlarına şaşkın ve buruk bakakaldığım Ayasofya’ya yöneltmişti. Üzerinde “müze” ibaresi bulunan kapıdan bahçeye girdiğimde yaban ellerdeyim sanki gibi bir hisse kapılmıştım. Yabancı kalabalıklar ve meraklı bakışlar arasında yavaş ve düşünceli adımlarla ilerlemiş, geniş iç kapının önüne geldiğimde duraklamıştım birden. Gördüğüm manzara karşısında bir süre kalakalmış adım atamamıştım adeta. Göğe yükselen dört minaresi ile ziyaretçileri karşılayan bu muhteşem yapının içine girdiğimde karşılaştığım mevcut manzara, burada Âlemlerin Rabbi’ne ibadet edildiğine dair bir havayı teneffüs etmeye imkân vermiyordu. Kabe’nin Beytullah-Allah’ın evi ve tüm camilerin onun bir şubesi olmasından ilhamla bu durumu kendi kendime sorgularken, “burası zaten müze değil mi?” diyen üzgün bir iç ses yankılanmıştı yüreğimde.

“Ah Ayasofya! Seni böylesi mahzun görmek dayanılacak şey değil. İsli sütunlar, bomboş çıplak zemin, ayakkabılardan matlaşmış mermer döşeme, önüne set çekilmiş üzeri ayet işli mihrap ve yine ayet işli yüksek kubbe… Köşelere asılmış büyük levhalarda mübarek isimler yazılı… Birkaç rahle camekânlı bir bölümde toplanmış. Ayet işli mihrabın üzerinde birtakım tasvirler yükseliyor. Zıtlıklar iç içe geçmiş durumda. Bir şeyler yanlış diyorum… Hemen her şey yanlış burada…” 

Ayasofya… Fethin simgesi… İnsanların en yücesi Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) övgüsüne mazhar olmuş Fatih ve erlerinin bize emaneti…

Düşünceler içindeyken o ortamdan sıyrılıveriyorum… Yabancı kalabalıklar siliniyor gözlerimden… Şimdi Ayasofya tertemiz… Fetih sonrası Cuma namazı için hazırlanmış… Heyecanlı ve vakur cemaat hutbe dinlemede… Daha sonra Akşemseddin ve fetih erlerinin alınları secdeye varıyor huşu ve teslimiyet ile…

Fotoğraf makinelerinin patlayan flaşları ile bugüne dönüyorum. Artık sadece bomboş Ayasofya var çekilen her fotoğraf karesinde. Oysa diyorum, şimdi de secdeye giden alınlar olmalıydı burada, Rabbine en yakın olduğu anı burada yaşamalıydı insan…”

Ayasofya ziyareti böylesine yoğun duygularla doldurmuştu içimi. Nitekim Fatih’in emanetinin aslına döndürülmesi adına yürek ve fikir sancısı çekip bunu açık yüreklilikle dile getiren edebiyat ustalarımız, âlimlerimiz ve mütefekkirlerimizin yanı sıra bu mümtaz mekânda namaz kılınabilen günlere kavuşmak için kuytularda gözyaşları eşliğinde dualar eden nice samimi inançlı insanımızın var olduğunu biliyordum. Ancak o günkü şartlarda elden bir şey gelmiyordu işte. Dolu gözlerle suskun minarelere bakamadan ilerlediğimi hatırlıyorum çıkış kapısına doğru. Sessiz sedasız yol alırken kelimelere dökülemeyen duygularım içimde fırtına gibi esiyordu. Hayallerimizin gerçeğe dönüştüğü, müminlerin burada saf saf namaza durduğu ve on yıllar süren hasretin dindiği günleri görür müydük kim bilir? Ne zaman ve kimlere nasip olurdu bu devlet Allah bilir…

“Allahuekber! Allahuekber!” diye başlayan öğle ezanı kendime getiriyor beni. Ve huzur-u ilahiye varmak için Sultan Ahmet Camii’ne yöneliyorum. Huzuruna varıp huzur bulmak… Böyle düşünmek bir nebze olsun serinletiyor yüreğimi. “Yarın elbet bizim elbet bizimdir. Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir” mısralarını duygularıma yoldaş ederek kalabalıklara karışıyorum yine…”

 

Mahzun Ayasofya’ya İlk Selam” başlıklı yazıda yer alan bu satırların kaleme alınmasının üzerinden tam otuz yıl geçti. Şimdi bu yazılanlar meğer dua niyetine geçmiş diyorum ve hamd ediyorum. Çünkü 2020 yılında Kurban Bayramını karşılamamıza sayılı günler kala, Ayasofya’nın mahzunluğunun sona erdiği günleri görmek nasip oldu. Elhamdülillah! Yakıcı Temmuz güneşinin altında saatlerce bu tarihi güne tanıklık edenler, yüreklerdeki yangın söndürüldüğünde nasıl bir serinlik ve ferahlık hâsıl olduğunu gösterdi bize. Bu noktaya gelinirken kavli duaların yanı sıra fiili duaların, sabrın, gayretin ve cesaretin zorlukları aşmada ve hayallerin gerçeğe dönüşmesinde ne kadar önemli olduğunu anladık bir kez daha. 

Ayasofya yeniden… Tarih ve mekân şuurunun yenilenmesi ve tazelenmesi bir anlamda… Bugünü anlamlandırmak ve geleceğe güvenle uzanmak açısından önemli. Kıymeti bilinmeli vesselam.