ARAMA SAYFASI

Fennî Keşifler Kur’ân’da Var mı?

Fennî Keşifler Kur’ân’da Var mı?

Kur’ân-ı Kerim’de insanlık için çok mühim olan uçak, tren, elektrik gibi fennî icadların açık olarak anlatılmamasının sebebi nedir?

 

Kur’ân-ı Kerim bir âyetinde şöyle buyurur: “Yaş ve kuru her şey, Kitâb-ı Mübîn’de vardır.” (En’âm 59)

Âyette geçen “Kitâb-ı Mübîn” tâbiri ile kastedilen şey nedir? İslâm âlimleri, bununla, hem Kur’ân-ı Kerîm’i, hem de “Levh-i Mahfûz’u anlamışlardır.

Levh-i Mahfûz, sırrı ve mâhiyeti sadece Allah tarafından bilinen ve içerisinde, olmuş olacak her şeyin yazılı bulunduğu bir levhadır. Yâni Allah’ın kader kitabı.

Âyetin taşıdığı bu iki ihtimalden sadece birini, kesinlikle iddia edemeyiz. öyle ise Kitab-ı Mübîn tâbiriyle hem Levh-i Mahfûz, hem de Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olduğu söylenebilir.

Bu durumda, Levh-i Mahfûz’da her şey açık olarak bütün teferruatıyla yazılmış, Kur’ân-ı Kerim’de ise özetlenmiştir. Aralarında ağaçla, ağacın çekirdeği arasında mevcut olan fark vardır. Söz gelimi bir incir çekirdeği, nokta kadar küçüklüğüne rağmen koskocaman incir ağacını (boyu, dalı, yaprağı, meyvesi, tadı, kokusu gibi) her çeşit hususiyetleri ile birlikte ihtiva etmekte ve maddî mânevi her yönünü, gözlerimizle görmemiz mümkün olmayan genlerdeki programlar hâlinde taşımaktadır. Bu, ilmen ortaya konmuş bir gerçektir.

İşte, Kur’ân-ı Kerim’de de, bu çekirdek misâlinde olduğu gibi, geçmiş ve geleceğin mühim hâdiseleri özet ve işâretler hâlinde kaydedilmiştir. Ancak bunu herkesin görüp anlaması mümkün değildir. Bu sahanın ehli olan bazı âlimler, bunları sezebilir veya görebilir.

 

FENNÎ İCADLAR KUR’ÂN’DA NİÇİN AÇIK DEĞİLDİR?

Akla şu sorunun gelmesi normaldir: Her şeye yer veren Kur’ân-ı Kerim’de insanlık için çok mühim olan uçak, tren, elektrik gibi fennî icadların açık olarak anlatılmamasının sebebi nedir?

Herkesin aklına gelen bu soruyu, birkaç açıdan cevaplandırmak mümkündür:

1- Kur’ân’ın Esas Gayesi Açısından: 

Kur’ân-ı Kerîm’in esas gâyesi, bize fennî bilgi vermek, geçmiş ve gelecekle ilgili tarihî malûmat sunmak değildir. O, ne bir tarih, ne coğrafya, ne de fizik, kimya, keşifler ve icadlar kitabıdır. Bu çeşit kitaplarda bulunan türden bilgileri Kur’ân’da aramak, Kur’ân’ın esas gayesini bilmemekten onu hakkıyla tanımamaktan ileri gelir.

Kur’ân her şeyden önce bir din kitabıdır. Yâni, insanlara Allah’ı tanıtan ve Ona karşı olan vazifelerimizi bildiren bir kitap. İnsan için iki meçhul olan “Yaratan”ı ve “yaratıkların vazifeleri”ni açıklayan bir kitap. İnsanoğlu, “Yaratan kimdir, nedir, nasıl bir varlıktır, neler yapmıştır, ne yapmaktadır, yaratmaktan maksadı nedir?” sorularını öğrenmek ve anlamak ister.

Yine ister ki, mahlûkat nedir, nereden gelmiştir, sonu ve âkıbeti ne olacaktır, bu dünyadaki işi ve vazifesi nedir? Bilsin, anlasın.

İşte Kur’ân-ı Kerîm’in esas gâyesi de, bu soruları cevaplayarak insanlara Rablerini ve kendilerini tanıtmaktır.

Kur’ân-ı Kerîm, bununla beraber diğer mahlûklardan da bahseder. Arz ve semâ; ay, güneş ve yıldızlar; hayvanlar ve ağaçlar; dağlar, denizler ve nehirler, onda hep geçit resmi yaparlar. Ancak bunlardan bahsedilmesi de, esas itibariyle yukarıda kaydedilen iki maksat içindir: Ya Allah’ın kudretini, onlar üzerindeki tasarrufunu belirtmek, bunları bir delil ve vasıta yaparak Allah’ı tanıtmak; ya da bunların insana olan faydalarını, yaratılış gayelerini belirterek insanlara kulluk vazifelerini hatırlatmak ve buna teşvik etmektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de galaksiler, yıldızların sayısı veya güneşin çapı, dünyadan uzaklığı, neşrettiği şualar ve ısı derecesi gibi, fennî bilgiler açıkça yer almaz. Zirâ, bu çeşitten eşyanın bizzat kendisini tanıtan bilgiler, Allah’a sunulan ibadet açısından ehemmiyet taşımazlar. Güneş, bunca azamet ve hizmetine rağmen, kulluk dairesi içerisindeki ehemmiyeti yönüyle, âyet-i kerime’de bir “lâmba”, bir “mum”dur. Dünya da bazan, bir “beşik”, bazan bir “döşek”tir. Gök kubbesi ise, yıldızlarla süslenmiş bir tavandır.

Acaba uçsuz bucaksız kâinatın Kur’an’daki yeri sadece bu kadarsa, insanoğlunun yapmış olduğu icadlar, Kur’ân’dan nasıl bir hak talep edebilirler? Zira bu icadlar, hem cisimleri ve hem de hizmetleri yönünden kainatın parçalarına nazaran çok küçük ve sönük kalırlar. Öyle ise, Kur’ân-ı Kerîm’in, beşeri icadlara uzaktan ve dolaylı bir işarette bulunması, onlar için yeterlidir. Gerçekten de öyle yapıldığını, az ilerde göreceğiz.

 

2- İmtihan Sırrı Açısından:

Kur’ân-ı Kerim’in teknolojik gelişmelerden, icadlardan veya geçmiş ve gelecek hâdiselerden, herkesin anlıyacağı bir tarzda açık olarak bahsetmeyişinin bir diğer sebebi de, dünyanın “imtihan yeri” olma özelliğinde yatar. 

Bununla şunu kastediyoruz: İnsanlar, diğer mahlûklar gibi sabit ve değişmez bir kabiliyet üzere yaratılmamıştır.

İnsanoğlu yaratılışı itibariyle son derece terakki (yükselme) ve tedenniye (düşme) müsaittir. Mânen ilerleyerek meleklerden üstün olabileceği gibi, rûhen ve ahlâken gerileyerek hayvanlardan çok daha aşağılara düşebilir.

Cenâb-ı Hak, insanları bu mahiyette yarattıktan sonra, onları başı boş bırakmamış, terakki edip yükselmenin şartlarını öğrettiği gibi, ilerlemeye mâni olacak engelleri ve onu alçaltıcı, düşürücü sebepleri de göstererek manen şöyle emretmiştir: “İşte sana iki yol, birinde gidersen yükseliş, diğerinde gidersen alçalış var. Sakın nefsine, şeytana uyup kendini alçaltma. Aksi takdirde bundan hesap verecek ve ebedî hüsrana uğrayacaksın.”

İşte insanın mânen ve hattâ maddeten yükselmesi, bu gösterilen doğru yolu hür iradesiyle seçmesine bağlıdır. Hayat ise, böyle bir seçimin yapılması için verilen bir fırsattır, bir imtihandır.

Bu imtihanın gerçek mânâda imtihan olması ve insanın yaptıklarından sorumlu tutulabilmesi için, seçim işinde zora mâruz kalmaması lâzımdır. Her şeyi aklı ile görmeli ve iradesi ile seçmelidir.

Her devirde peygamberler gelerek, bu İlâhî tebliği tazelemişler, zamanla unutulan ve perdelenen hakikatları yeniden akılların anlıyacağı şekilde açıklayıp gitmişlerdir. Fakat zorlamamışlardır. Hiçbir peygamber, tebligatını yaparken, insanlara zorla benimsetme cihetine gitmemiştir. 

Bir bakıma aklı şaşırtıcı olan mûcizeler bile, tamamen susturucu, herkesi kabule zorlayıcı olmamıştır. Meselâ Hz. Mûsâ’nın asası, sihirbazların göz bağlayıcı iplerini yutarak hilelerini iptal ettiği zaman, sihirbazlar: “Harun ile Mûsâ’nın Rabbine inandık” diye imana gelirken, Firavun: “Bu hepinize sihir öğreten büyüğünüzdür” (Tâ-Hâ, 71) diyebilmiş ve küfrüne devam edebilmiştir. 

Keza, Hz. Peygamber (aleyhisselâm) Mekke müşriklerinin talebi üzerine, parmağıyla işâret buyurduğunda gökteki “ay” ikiye bölündüğü zaman: “Muhammed sihriyle semâya da tesir etmeye başladı” diyerek direnmeye devam edebilmişlerdir.

Demek ki, din bir imtihandır. Bu imtihanda akla kapı açılır, fakat, irade ve tercih hakkı elden alınmaz. Öyle ise Kur’ân’ın istikbâlde olacak hadiseleri ve yapılacak keşifleri herkesin görüp anlıyacağı şekilde dile getirmesi, bu ana prensibe aykırı düşer. Çünkü böyle bir şeye kimse itiraz edemeyeceğinden, ister istemez herkes Allah’ın varlığını kabul etmek zorunda kalır. Bu ise, imtihan sırrına terstir ve imtihan sorularıyla birlikte cevaplarının da verilmesine benzer.

 

3- Tedricen Terakki (Yâni Zamanla, Yavaş Yavaş İlerleme) Açısından:

Bilindiği üzere insanlar, terakki kanununa tabidirler. Bu kanun, çeşitli fen ve âletlerin, zaman içinde, ihtiyaç çerçevesinde ve gayret nisbetinde tedricen (yâni kısım kısım) ve sırasıyla ortaya çıkarılmasını gerektirmiştir. Eğer semavî kitaplarda, fenlerden açık olarak bahsetmek İlâhî bir kaide olsaydı, bu durum sözünü ettiğimiz tedricî terakki prensibine ters düşecekti. Her şey hazır verilmiş olacağı için, insanlara gayret gerekmeyecek, bütün insanlar aynı mesajları alacağından, her tarafta aynı seviyede insan cemiyetleri olacaktı. Bu durum ise, insanların tâbi kılındığı terakki prensibine aykırı düşecekti.

 

4- İnsanlığın Şerefi Açısından: 

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’de fenlerden açık olarak söz etmemekle, insanlığa büyük bir şeref ve iftihar payı bırakmıştır. “Arzın halifesi” (yer yüzünde yaşayan canlılar üzerinde sultan) ve “mükerrem (şerefli)” sıfatlarıyla anılan insanoğlunun kabiliyetlerini, şahsî gayretiyle inkişaf ettirerek, bir kısım fenlere ve icadlara ulaşması, diğer mahlukata karşı ne büyük şereftir. 

Amerika’nın keşfinden ilk çalar saate, ilk dünya haritasını yapan Pîrî Reis’ten kan dolaşımını ortaya çıkaran İbnü’n-Nefs’e veyahut elektriği keşfeden Tesla’ya varıncaya kadar, insanlığa hizmet sunan büyük kâşiflerle (milliyeti ne olursa olsun) iftihar etmeyen ve diğer mahlûkâta karşı şeref payı hissetmeyen bir insan var mıdır?

İşte bu şeref, Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa olan milyarlarla lütfundan sadece bir tanesidir. İcad ve keşiflerde insana düşen pay son derece az da olsa yine de haklı bir iftihar vesilesidir.

Şayet bu keşif ve icadlar Kur’ân’da açık olarak zikredilmiş olsa idi, söz konusu şereften mahrum kalınacaktı.

 

5- Muhatabın Kapasitesi Açısından: 

Kur’ân-ı Kerim, hitaplarında öncelikle çoğunluğun anlayış seviyesini göz önünde tutar. Her devirde insanlığın dörtte üçünden fazlasını, avam (halk) tabakası teşkil etmiştir. Günümüzde bile, her ilme ait bir kısım meseleleri sadece o ilmin mütehassısları anlar, geri kalanlar anlayamaz. Büyük çoğunluğu teşkil eden tabakanın anlayacağı seviyede konuşulduğu takdirde, daha üst seviyede olanların, meseleyi çok daha iyi anlayacağı açıktır.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in sadece bir asra değil, kıyâmete kadar bütün asırlara hitab ettiğini göz önüne alacak olursak, meselenin nezaketini daha iyi kavrarız.

İnsanların günlük müşâhedelerine, şahsî tecrübe ve umumî bilgilerine uymayan şeylerden açık bir şekilde bahsedilmiş olması, iki mühim mahzura sebep olurdu:

1- Bilhassa henüz tam olarak inanmamış, ve şüpheleri kaybolmamış kimseleri dinden kaçırırdı. Dine karşı olanlar da, bunları büyük bir koz olarak kullanırlardı. Kur’ân, mikroptan haber vererek, içtiğimiz bir bardak suyun içinde milyonlarca küçük hayvancığın varlığından söz etseydi, bu bilgi, mikroskobun icadından önceki insanlardan mü’min olanları şaşırtarak hurafelere sürüklerken, inanmayanları da iyice reddetmeye ve alay etmeye sevkederdi.

2- İkinci olarak da, insanların dikkatini lüzumsuz ve faydasız şeylere çekerdi. Hz. Peygamber’in gerek Kur’ân-ı Kerîm ve gerekse şahsî haberleriyle, meselâ televizyondan bahisle, insanların bir gün gelip, oturdukları yerden dünyanın öbür tarafında cereyan eden hâdiseleri anında görüp işitebileceklerini söylese idi, ya da, elektrikten bahisle, küçücük bir düğmeye basmakla bütün bir şehrin gece iken gündüze çevrileceğine işaret etse idi, insanlar, hayallerine hoş gelen bu çeşit meselelerin lüzumsuz münâkaşa ve dedikodularıyla meşgûl olurlar, asıl vazifelerini ihmal ederlerdi. Halbuki dinin gâyesi bu değildir. Onun asıl meselesi Allah’ı tanıtmak, insanların Allah’a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münasebetlerini tanzim etmek, maddî ve mânevi terakkilerinin yollarını öğretmektir.

    

***

“Kur’ân-ı Hakîm, hakimdir. Her şeye kıymeti nisbetinde bir makam verir.”

Kur’ân’ın muhatabı beşerdir. Kur’ân’ın maksadı tefhimdir. Yani, beşerin bilmediği şeyleri bildirmektir.

***

Bütün icadlar, hem cisimleri ve hem de hizmetleri yönünden kâinatın parçalarına nazaran çok küçük ve sönük kalırlar.