ARAMA SAYFASI

Madde Bir Aynadır

Maddenin temel yapıtaşında hayat, irade, şuur, görme, sevgi ve güzellik gibi şeyler yoktur, ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Eğer varsa, bu başka yerden geliyor demektir. Bu gerçek de akıl gözüne kâinatın yaratıcısını göstermektedir.

 

Mânâ veya madde-dışı varlıklara ışık tutmak için bir çok basit zihinsel deneyler yapabiliriz. Mesela 99 gram kâğıt ve 1 gram mürekkepten oluşan 100 gramlık bir kitabı göz önüne alalım, ve bunu üzerine rastgele 1 gram mürekkep dökülmüş 99 gram kağıt ile karşılaştıralım.

Madde olarak, 100 gramlık bir kitap ile, 100 gramlık mürekkepli kağıt arasında hiçbir fark yoktur. Bunları madde tahlili yapan bir laboratuvara göndersek, her ikisi de aynı tahlille geri gelir. 100 gramlık kitap ile 100 gramlık mürekkepli kağıt madde olarak aynı olduğuna göre, bunların aralarındaki her fark mânâ ile alakalıdır, ve dolayısıyla manevîdir.

İşte kitap için mânâ denen şey, kağıt ve mürekkep dışındaki her şeydir. Kitap görünüşte mürekkep ve kağıttan oluşan, gözle görülen ve elle tutulan maddî bir varlıktır. Ama aslında kitabı kitap yapan içindeki mânâlardır, ve kitabın maddesi manevî varlığı olan mânâsı yanında bir hiç gibi kalır.

Zaten son yıllarda gittikçe yaygınlaşan ve onlarcası bir tek CD’ye veya flashdiske sığan elektronik e-kitapların ne kağıdı vardır, ne de mürekkebi. Kelimeler adeta ekran sahifelerinde ışığa dönüştürülen elektrik enerjisiyle istenilen renkte yazılıp bozulabilmektedir. Hatta denilebilir ki kitap denen şey mânâların sahifelerde görünmesini sağlayan bir perdedir, bir ekrandır, bir kılıftır, bir dürbündür.

Madde ve mânâ ilişkisini anlamaya yardımcı olacak diğer bir örnek de güldür.

Şöyle ki: Birbirinin tamamen aynı olan iki gül alalım, ve bunlardan birisini iyice ezerek çamur haline getirelim. Sonra da bu iki gül arasında bir fark olup olmadığını soralım.

Herhalde böyle bir soru çok tuhaf bulunur, ve gülün bir parça çamur ile mukayese edilemeyeceği söylenir. Ancak gül ile onun çamur ikizi bir kimya laboratuvarına gönderilecek olursa, her ikisinin eşdeğer olduğu raporu gelecektir. Yani madde olarak, bir gül ile onun ezilmesinden oluşan çamur arasında hiçbir fark yoktur.

Ama bunlar farklıdır, ve aralarındaki fark madde olmadığına göre tamamen mânâdır. (Hiç kimse herhalde bunlar madde olarak aynı şeydir diye gül yerine gül çamuru vermeyi düşünmez.) Demek gülün çamurunda olmayan her özellik ve hasiyet mânâ ile alakalıdır, ve mânâsı yanında gülün maddesinin kıymeti neredeyse bir hiçtir.

Yani gülü gül yapan maddesi değil, o maddede tezahür eden mânâdır.

Gül adeta bir mânâ taşıyıcısıdır, ve güzel mânâlar göndermek istendiğinde akla gelen ilk şey güldür. Gülü alan kişi de gülün maddesini değil, gönderilen güzel mânâları alır ve hisleriyle masseder ve zevkeder. Tabi yanlışlıkla gözü maddeden başka bir şey görmeyen mânâdan habersiz birilerinin eline geçmezse—inek veya eşek gibi.

İşte insan ile hayvan arasındaki en temel fark, bu tür yüzlerce manevî hisler ve midelerdir. Yani hayvanda bir, insanda ise yüzlerce mide vardır ve bunların biri hariç hepsi mânâ ile alakalıdır. O yüzden yemek için yaşamak aslında insanlıktan istifa etmektir.

Gülü güzel yapan herhalde atomlarındaki güzellik değildir. Zira canlı bir güldeki bir hidrojen veya azot atomu ile ezilip çamur haline getirilmiş bir güldeki hidrojen veya azot atomu tamamen aynıdır—elmas ile grafitteki karbon atomlarının aynı olması gibi. Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamayacağına göre (korunum kanunu), gülün güzelliği kendisinden yani maddesinden değil, dışarıdan gelir—aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi.

Gül ve diğer güzel şeylerin özelliği, bu güzelliği alıp yansıtabilmeleridir—aynen elmasın özelliğinin ışığı alıp büyüleyici bir şekilde yansıtabilmesi olduğu gibi.

Bu da evrende madde (ve zaman) ile ilgisi olmayan yaygın bir güzelliğin, ve dolayısıyla bir güzellik katmanının olmasını gerektirir. Eski Yunanlılar bile bu mânâyı hissetmişler ki bu katmanı hatalı olarak, “güzellik tanrıçası” Venüs veya Aphrodite olarak kutsallaştırmışlardır.

Başka bir örnek olarak da bir sineği gözlemleyelim. Diğer canlılar gibi, sineğin de temel yapı taşları hidrojen, oksijen, azot ve karbon atomlarıdır. Bunlar da diğer atomlar gibi elektron, proton, ve nötronlardan oluşur. Yani tüm varlıklar, canlı olsun cansız olsun, atomlardan (veya elektron, proton, ve nötronlardan) yapılmışlardır, ve bu temel yapıtaşlarını bir arada tutan harç da kuvvetlerdir.

Şimdi yeni ölmüş bir sineği canlı bir ikizi ile yan yana koyup karşılaştıralım. Ölümle madde kaybı veya kazancı olmadığı için, bu iki sinek madde olarak birbirinin aynıdır. Hatta eğer canlı sinek hareketsizse, canlıyı ölüden ayırmak bile zordur. O zaman diyebiliriz ki, canlı ve ölü sinek arasındaki her fark—hayat, görme, işitme, nizam, güzellik, şuur, sevgi, vs—madde dışıdır yani mânâdır.

Elmasın hakikati, ancak pırıltıların karbon atomlarından değil, elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği fark edilince anlaşılır. Varlıkların, bilhassa insanın da hakikati, maddedeki hayat gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil, madde-dışı kaynaktan geldiği fark edilince anlaşılacaktır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Hakikî hakaik-i eşya, Esmâ-i İlahiyedir.”