ARAMA SAYFASI

Bangkoklu Bebek

Bangkoklu Bebek

Tayland Uzakdoğu tabirini hak edecek mesafede bir coğrafyada yer alan, yaklaşık 64 milyon insanın yaşadığı bir ülke. Başkenti Bangkok, 25 milyon insan yaşıyor. Cıvıl cıvıl bir şehir, caddeler, pazarlar dükkanlar her yer canlı. Tarihi, komşuları Birmanya, Laos, Vietnam gibi ülkelerden farklı bir akışta seyretmiş. Komşuları gibi bir sömürge olmamış hiçbir zaman. Sömürgeciler Tayland’ı aralarında bir tampon bölge olarak bırakmışlar her zaman. Bu da eskiden beri barışçıl bir havza olarak kalmasını sağlamış. Nüfusun %95’i Budist, ve %4,5 kadarı Müslüman. Dış müdahalelerden uzak kalması neticesinde farklı dinler arasında çatışma hiç olmamış.

Bu uzak ülkeye, Tayland’a, uluslar arası bir toplantı vesilesi ile gitmem gerekiyordu. Daha önce bir Asya ülkesine hiç gitmemiştim. Tayland denilince aklıma bizim alışkın olduğumuzdan çok faklı bir şehir, çok farklı insanlar, yemekler, hayat tarzları geliyordu. Bu düşüncelerim havaalanından çıktığım andan itibaren pekişmeye başladı. Çünkü Kasım ayı olmasına rağmen beni ilk karşılayan şey çok nemli ve sıcak havaydı, bir anda saunaya girmiş gibi hissetmiştim.

Otelime ulaşana kadar, etrafımda gördüğüm her detayda farklılıklar gözüme çarpıyordu. İnsanların görünüşleri, kıyafet zevkleri, caddeler, sokaklar, yemekler, alfabeleri her şey o kadar farklıydı ki.

Karmakarışık sokaklarda ne olduğunu anlamadığım bir şeyler pişirip satan seyyar satıcılar cadde kenarları boyunca sıralamışlardı. Etrafa tuhaf, yoksa egzotik mi demeliyim, kokular yayılıyordu. Zaten her yerde tütsü ve baharat kokusu hâkimdi, bir de egzoz kokusu. Gezdiğim hiçbir yerde sefalet ve sefahatin bu kadar yakın komşuluğunu görmemiştim. Parlak camlı iki gökdelenin arasında camları bile olmayan barınaklar görebiliyorsunuz. Alışkın olduğumuz üzere yakışıklı(!) ve sefil(!) muhitler birbirinden ayrı değildi.

Korkunç bir trafik mezalimi hüküm sürüyordu buralarda. Trafik soldan akıyordu, yani bize göre tersten… Tuk-tuk dedikleri üç tekerlekli motosikletler şehir içi yolcu ve yük taşımacılığının önemli bir kısmını oluşturuyordu. Bunlar her yerden bir anda fırladıklarından, İstanbul trafiğine alışkın biri için dahi sınırları zorlayan bir dikkat gerekiyordu. Bunca kaosa rağmen, insanlardaki sakinlik ise gerçekten dikkat çekiciydi. Her şey ama her şey alışık olduğumdan farklıydı, bana bir tuhaf gelmişti bu memleket.

Bir ara Türkiye’ye telefon etmek ve paramın bir kısmını Tai Bahtı’na çevirmek için bir alışveriş merkezine girdim. Bankada sırada beklemeye başladım, yanımda Taylandlı genç bir çift vardı. Babanın kucağında yaklaşık bir yaşındaki çocuğu etrafa sevimli bakışlar atıyordu.

Taylandlı bebek benim küçük kızımın yaşlarındaydı. Aynı kızımın çıkardığı seslere benzer bir ses çıkarıyordu. “Bebekler aynı dili konuşuyorlar herhalde” diye mırıldandım içimden, biraz da gülümseyerek. Çiftin bebekleriyle muhabbeti dikkatimi celbetti. Yaptığı şirinlikler karşısında annesi bebeğinin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Bebek buna karşılık annesine bir tokat attı, şaaak diye. Annesi bir kez daha öptü bebeğini, bu tokada mukabil. Ama bir tokat daha yedi, buna karşılık bir kez daha öptü bebeğini ve bu defalarca böylece sürdü gitti.

Bebeklerin çıkardıkları sesler kadar evrensel bir şey daha çarpmıştı gözüme bu sahneyi izlerken: ana yüreği. Bir anda bu her şeyiyle farklı ülkede her şeyiyle farklı insanlar arasında çok tanıdık bir şey fark etmiştim. Annesinin bebeğine bakışı, merhameti, muamelesi… Ne kadar da aşina gelmişti. Benimle annem arasındaki ya da benimle kızlarım arasındaki münasebet de aynıydı. Aynı merhamet, aynı şefkat, aynı sevgi dolu bakış.

Düşündüm de, zaten öyle olmak zorunda değil miydi? Onu da beni de yaratan Allah idi. Taylandlı annede de, bende de çocuk şefkati aynı ‘Cemal’in yansıması değil miydi? Elbette öyleydi.

İşim bitip alışveriş merkezinden dışarı çıkarken, bu memlekette de tanıdık bir şeyler varmış diye düşünüyordum. Sonra başka bir gözle bakmaya başladım etrafıma başka benzerlikler de olmalıydı.

Bu tuhaf(!) memleketin sevimli bir çocuğu etrafa bakışımı değiştirmişti sanki, o andan itibaren sanki her yerde, herkeste bir farklılık değil, pek çok benzerlik görmeye başladım.

Varsın trafik soldan aksın, insanlar sevdiğine kavuşmak, evine dönmek, işine gidip rızkını bulmak, sıkıldığında gezmek için bir yerden bir yere gitmiyor muydu… Acelesi, telaşı olanlar da vardı, sakin olanlar da. Zaten trafik de bir işkenceydi, aynı bizdeki gibi ve insanların tepkileri de bizimkine benzerdi. Evet, doğru, yemekleri bana göre tuhaftı ama yemekten benim kadar keyif duyuyorlardı. Ağız tadımız farklı olsa da yeme hazzımız aynıydı.

Ülkeme döndüğümde bir tartışma başını alıp gitmişti… farklılıklar, benzerlikler vs… Halbuki gördüm ki, kılıflarımız ve kılıklarımız hatta ırklarımız da farklı olsa hepimizin çocukları aynı lisanı konuşuyorlar… Tarz-ı icralarımız muhtelif olsa da, Allah insanları aynı zaaflara esir, aynı hazlara müptela, aynı makamlara namzet yaratmış ya, evet işte onun için hepimiz insanlık kardeşiyiz.