TR EN

Dil Seçin

Ara

Dünya Telaşı / Hayalin İçinden Öyküler

Dünya Telaşı / Hayalin İçinden Öyküler

Altı çocuğum var dedi Şerife teyze. İkisi kız, dördü erkek. Eşimi onlar çok küçükken kaybettim. Müstahdem olarak çalıştım bir kurumda, bir oda bir sofa evde büyüttüm hepsini. Şimdi çok şükür altısının da evi var. 

Bunları söylerken yüzünde beliren tebessümün usta işi olduğunu, acısı ile tatlısı ile yaşanmış uzun bir ömrün sonucunda tevekkülle örüldüğünü genç bir insanın anlaması beklenemezdi elbette. Röportajı yapan genç adam da anlamamıştı. Daha fazla sitem, daha fazla hüzün beklentisi ile ve biraz da uzatmak için olsa gerek, ardı ardına sıraladı sorularını:

- Onları bu kadar fedakârlıklarla büyütmüşsün. Şimdi bu huzurevinde değil de, onların yanında olman gerekmez miydi? Hakkını helal ediyor musun peki?  

- Allah sağlık vermese, güç kuvvet vermese, nasip etmese nasıl büyütürdüm, nasıl okuturdum. Hakkım helal-i hoş olsun.

- Torunların da vardır senin? 

- Var tabi. Hem de on altı tane. En küçüğü lisede. 

Torunlarından bahsederken daha bir canlandı yaşlı kadın. Sesine de yansıdı bu canlılık. Gülümsemeye döndü tebessümü.

Röportajı yapan genç adam çocuklarının ve torunlarının ziyarete gelip gelmediklerini sordu. 

Bu sorunun cevabını kameraman da merak etmişti doğrusu. Bir huzurevinde yaptığı ilk çekimdi bu. Böyle ak pak, güler yüzlü, tatlı dilli bir teyzenin burada olması bile tuhaf gelmişti ona, “en azından ziyaretine geliyorlardır mutlaka” diye düşündü. 

- 6 yıldır buradayım dedi Şerife teyze. 

O an bu süreye kendisi bile şaşırdı. Zaman denilen mefhumun nasıl da hızlı aktığını, nasıl da aldatıcı olduğunu tekrar fark etmiş gibi durakladı birkaç saniye. Sonra toparladı kendisini ve devam etti anlatmaya:

- Hiç gelememiş olan çocuğum da var, her bayram mutlaka gelen de. Kimi yurt dışında, kimi uzak şehirlerde. Her istediklerinde gelemiyorlar tabi ki. Hepsinden Allah razı olsun. Ben de isterdim daha sık göreyim çocuklarımı, torunlarımı. Onlar da haklı. Dünya telaşı bitmiyor. İşinde gücünde, okulunda olsunlar yeter ki. Her namazımda dua ediyorum onlar için. Sağlık ve afiyette olsunlar inşallah.

Yerel bir televizyon kanalı için bu programı hazırlayıp sunan genç adam, daha iyi bir raiting için gereken hüzünlü ortamı henüz oluşturamadığını düşünüyordu. Buna rağmen Şerife teyzeyi hayranlıkla dinlemiş ve dinledikleri ona da iyi gelmişti. Hem fiziksel olarak hem de hayata bakışı ile kendi annesine çok benzetmişti. 

Annesi huzurevinde değil kendi evindeydi, fakat yalnız yaşıyordu. Babası vefat ettiğinde on dört yaşındaydı genç adam. Şerife teyzeye çocuklarından birinin yanında olması gerektiğini hatırlatırken, kendi annesinin de yalnız yaşadığını düşünmeden edemedi. Kendi hikayesinde vicdanını rahatlatan önemli farklılıklar vardı; hem annesinin yaşı daha gençti hem de onun evinde yaşamak istemeyen, kendi evinde yalnız yaşamayı tercih eden, annesiydi. Eşinin onu istemediği gibi bir düşünceye kapılmıştı nasıl kapıldıysa. Genç adam ne annesini anlayabiliyordu ne de eşini. Bir sorun olması için ortada görünür bir sebep de yoktu. İkisi de kadın ikisi de anneydi üstelik. 

Bu arada nerede ise bir haftadır onu aramadığı geldi aklına. O da Şerife teyzenin dediği gibi “dünya telaşına” dalmış ve unutmuştu annesini aramayı. Hatta en son annesi onu aramış, meşgul olduğu için “ben seni sonra arayacağım” diyerek kapatmıştı telefonu. Fakat işlerinin yoğunluğundan arayamamıştı. Çekim bitince önce annesini aramak için, hatta bu hafta sonu ziyaretine gitmek için söz verdi kendisine. Eşini ve çocuğunu da götürmek için ne gerekiyorsa yapacaktı.

Genç adam işini daha iyi yapmak adına son kozunu oynamaktan ve Şerife teyzeye eşi ile ilgili bir soru sormaktan kendini alamadı:

- Hiç çocuklarınla oturduğun zamanlar oldu mu teyzeciğim? Hep mi yalnızdın. Eşini ne zaman kaybettin? 

Gerçekten de Şerife teyzeyi en çok zorlayacak soru buydu. Onun en zayıf noktasıydı bu kayıp. Kırk yıldır kapanmayan bir yarayı, kırk yıldır sızısı dinmeyen bir yalnızlığı, kırk yıldır eksilmeyen bir sevdayı nasıl ifade edebilirdi ki. Bu yaşlı haliyle, bu mikrofondan, bu kameranın karşısında ve salondaki bunca kişi onu izlerken kurulabilecek en samimi, en özenli cümlelerle verdi cevabını:

- Biz birbirimizi çok sevdik. Kavuşabilmek için çok çile çektik. Bu yüzden kavuşunca da kıymetimizi bildik birbirimizin. Hep şükrettik. Bir kez olsun kırmadık birbirimizi. Fakat kaderimiz böyleymiş, kavuşturan da kader, ayıran da kader. Yine şükretmek gerek. O da böyle yapardı. Çok merhametli, hakikatli biriydi rahmetli. Ona olan sevgim hiç eksilmedi. Ben inanıyorum Rabbim bizi cennetinde tekrar buluşturacak inşaallah. 

Genç adam sonunda başarmıştı. İstediği hüzünlü atmosfer fazlası ile oluşmuştu. Gözyaşı bile vardı. Fakat bu gözyaşı Şerife teyzenin gözlerinde değil kendi gözlerinde belirmişti. Şerife teyze kırk yıldır sabırla, tevekkülle, şükürle ördüğü o tebessümünü hiç bozmadan anlatmıştı bunları.

Salondaki herkes sus pus olmuştu. Biraz sonra bir başka yaşlı ile konuşmak üzere çekime ara verildi. Genç adam bu yüce gönüllü, tevekkül sahibi insandan çok etkilenmişti. Ellerinden öptü, teşekkür etti. Kendisi için dua talep etti. Ona biraz kendi hayatından, ölmüş babasından ve yalnız yaşayan annesinden bahsetti. İşlerin yoğunluğunu ve dünya telaşını bahane etmeden annesi ile artık daha çok ilgileneceğine ve kendisini de ayda bir buraya gelerek ziyaret edeceğine dair Şerife teyzeye söz verdi.

Genç adam verdiği bu sözlerin Şerife teyze ile olan kısmını sadece üç yıl tutabildi. Son zamanlarında onu daha sık ziyaret etti. Ölmeden önce getirdiği kelime-i şehadetlerin yanında birkaç kez Bilal ismini sayıkladığını duydu genç adam. Bu ismin onun rahmetli eşine ait olduğunu öğrendi sonra. 

Cenazesine altı çocuğundan sadece ikisi, on altı torunundan sadece beşi katılabildi. Diğerlerinin bir kısmı uzak mesafeleri aşamadığı için, bir kısmı da dünya telaşından gelemediler.