Müslüman oluş hikâyemi anlatmakta amacım, gerçeği arayan ve aradıklarını İslam’da bulacaklarına inandığım insanlara Allah rızası için yardım edebilmektir.
İslam hakkında ilk bilgilerimi Müslüman lise arkadaşıma borçluyum. O zamana kadar Kur’an’ın Yahudi kaynaklı bir kitap ve Müslümanların da putperest olduklarını düşünüyordum. Yeni bir dini öğrenmek veya tanımak gibi bir niyetim yoktu. Buna ihtiyaç da duymuyordum. ABD’nin her alanda 1 numara olduğuna inandığım için, din dâhil her şeyin en iyisinin, yaşadığım bu ülkede olduğu kanaatindeydim. Hristiyanlığın mükemmel olmadığını biliyordum, ancak ABD’de olduğu için dinler içinde en iyisi bu olmalı idi.
İncil’in Tanrı’nın sözlerinin yanı sıra bu kutsal kitapları yazan insanların sözlerini de içerdiğini düşünüyordum. İncil’i ne zaman elime alsam gerçekten çok garip ve kabul edilemez pasajlar içerdiğini görüyordum. Davut, Süleyman ve Lut gibi peygamberlere atfedilen kötülükleri anlamak veya anlamlandırmak mümkün değildi. Bir keresinde kilisede peygamberler bile böylesi suçları işledikten sonra bizim gibi sıradan insanların nasıl daha iyi olabileceği konusu konuşulmuştu. Bu nedenle de Hz. İsa’nın bizim günahlarımız için kurban edilmesi gerekmişti. İnsanlık zayıf olduğu için, bizler kendi kendimize yardım edemezdik. İnandığım Tanrı’nın 1 değil de 3 tane olduğunu söyleyen teslis inancı ile boğuşmaya başladım. Çünkü buna göre, dünyayı yaratan bir güç, günahlarımız nedeniyle kanı dökülen o gücün oğlu ve Kutsal Ruh’un varlıkları söz konusuydu. Ancak bu üç şeyin hepsi bir ve aynıydı! Tanrı’ya dua edeceğim zaman sırtında uzun elbisesi ile bulutların üzerinde uçan erdemli yaşlı bir adam gözümde canlanmaktaydı. İsa’ya dua ettiğim vakitlerde ise altın renkli uzun saç ve sakalı olan, mavi gözlü beyaz bir adam aklıma gelmekteydi. Kutsal Ruh’a gelince varoluş amacını pek anlayamadığım bir yaratığa yöneldiğimi hissediyordum. Bir tek Tanrı’ya dua ediyormuşum gibi de gelmiyordu. Oysa en sıkışık zamanlarımda doğrudan Tanrı’ya yönelebiliyordum ve bunun da en iyisi olduğuna inanıyordum.
İslam’ı araştırmaya başladığımda Allah’a doğrudan yönelerek dua etmek bu yüzden pek zor gelmedi. Çünkü doğal olan buydu. Bununla beraber Hz. İsa’yı terkediyor olmaktan korktum ve bu konuyu daha derinlemesine çalışma ihtiyacı duydum. Gerçeği bulmak amacıyla Hristiyan tarihini çalışmaya başladım. Gerçeği arayarak Hristiyan tarihini incelemeye başladım. Konuyla ilgili okumalarım arttıkça, Hz. İsa’nın ilahlaştırılması ile birtakım tanrısal niteliklere sahip yarı tanrıların anlatıldığı Yunan mitolojisi arasındaki paralelliğin farkına vardım. Bunun da Yunan toplumuna Hristiyanlığı tebliğ eden ve onların bu dini kabul etmelerini isteyen Aziz Pavlus için ne kadar önemli olduğunu artık daha iyi anlayabiliyordum. Eski Ahit’in katı tektanrıcı inancından ziyade mitolojik öğeler barındıran böyle bir inanç sisteminin Yunanlılar tarafından daha kolay kabul göreceğini düşünmüş olabilir. Yine de gerçeği ancak Allah bilir.
Hristiyanlıkla ilgili daha lise yıllarından problemler yaşamaktaydım. İki konu beni çok rahatsız ediyordu. Birincisi Eski ve Yeni Ahit arasındaki belirgin çelişki idi. Mesela 10 Emir’in Tanrı’nın bizlerden uymamızı istediği çok açık, net ve basit kurallar dizisi olduğunu düşünüyordum. Fakat ibadet eden bir Hristiyan, Tanrı’ya ortak koşmakla daha en başından birinci emri çiğnemiş oluyordu. Her şeyi bilen bir Tanrı’nın neden daha sonra fikir değiştirdiğini anlayamıyordum. Bir de tövbe meselesi vardı. Eski Ahit’e göre insanların işledikleri günahlar nedeniyle tövbe etmeleri gerekiyordu. Yeni Ahit’e göre ise Hz. İsa insanların günahları nedeniyle zaten kurban edilmiş olduğundan, insanların artık tövbe etmelerine gerek yoktu. “Paul insanları günahlarından dolayı tövbe etmeye çağırmadı; aksine İsa’nın kurban edilmesi ile bütün günahlar karşısında Tanrı’nın zaferini duyurdu.”
Tanrı insanları ıslah edeceği için, insanlar iyilik yapmaya davet edilmemişlerdi. Öyleyse kötü olmak daha eğlenceli olacaksa bizleri iyiliğe sevk eden şey neydi? Toplum da bu soruya iyiliği ve kötülüğü yeniden tanımlayarak cevap verdi. Çocuk eğitimi uzmanlarına göre, çocuğun yapıp etmelerinin sonucunu görmesi ve buna katlanmayı öğrenmesi gereği, çocuk eğitiminde önemli bir prensiptir. Bu nedenle anne ve babalar, çocuklarının davranışlarının doğal sonuçlarını tecrübe etmeleri konusunda onlara fırsat tanımalılardır. Hristiyanlıkta ise yapıp etmelerin sonucunu görme devre dışı bırakıldığından, insanlar, canı istediği gibi doğruyu yorumlayan, ne yaparsa yapsın Tanrı’nın ve diğer insanların koşulsuz sevgisini bekleyen ve en olmadık davranışlarının bile hüsn ü kabul görmesini isteyen şımarık çocuklar gibi hareket etmeye başladılar. Hapishanelerin niye hınca hınç dolu olduğu ve anne babaların çocuklar üzerinde kontrolü bu derece kaybetmiş olmaları aslında şaşılacak bir durum değil. Bununla birlikte Müslümanlar olarak sadece amellerimizle cenneti garanti ettiğimize inanıyor değiliz. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) şu hadisinde belirttiği gibi, cennete ancak Allah’ın lütfu ve bağışlaması ile girebileceğiz. Hz. Aişe’den (r.anha) rivayetle: “İbadetlerinizi düzenli olarak, ciddiye alarak ve alçak gönüllülükle yapınız ki müjdeye erişesiniz. Çünkü insanın iyi amelleri onu cennete sokmaz.” Ashab sordu: “Sen bile mi ey Allah’ın Rasulü?” Peygamber (sav) buyurdu: “Ben bile Allah’ın rahmeti ve bağışlaması olmasa giremem.”
Aslında Tanrı’nın gerçekte kim olduğunu bile bilmiyordum. Eğer İsa ayrı bir Tanrı değil de Tanrı’nın bir parçası idiyse, kime kurban edildi? Ve Getsame Bahçesinde (Cennette) kime dua ediyordu? Eğer farklı bir Tanrı ise, o zaman monoteizmden vazgeçmek gerekiyordu. Bu da Eski Ahit’in öğretileri ile ters düşmek demekti. Her şey o kadar kafa karıştırıcı idi ki, inandığımı zannettiğim şeyleri aslında bilmediğimi fark ederek hem kendime kızdım hem de bundan sonra bu tür şeyleri pek düşünmemeye karar verdim.
Bu sırada ilerde eşim olacak kişiyle tanıştım ve kendisiyle din üzerine tartışmalar yapmaya başladık. İlk olarak benden Teslis’i açıklamamı istedi. Ona birkaç kez konuyu açıklamaya çalıştıysam da sonunda bıkkınlıkla kollarımı iki yana açarak ilim adamı olmadığımı ve bu nedenle daha fazla açıklama yapamayacağımı söyledim. O ise soğukkanlılıkla cevap verdi: “Dinini anlamak için ilim adamı olman mı gerekiyor?” “Off!” Bu oldukça incitici olmuştu. Ancak gerçekler bazen incitici olabiliyor.
Sonraki dönemlerde aslında kime ibadet ettiğimi tam olarak netleştirmek için yaptığım zihinsel sorgulamalardan bitkin düşmüştüm. Arkadaşım, Allah’ ın bir olduğunu, fikrini hiç değiştirmediğini, ancak insanlığa olan mesajını Hz. Muhammed (sav) ile tamamladığını söylerken onu isteksizce dinledim. Fakat kabul etmeliyim ki anlattıkları makul görünüyordu. Allah yüzyıllar boyunca kötü yola sapan ve ilahi rehberliğe ihtiyaç duyan insanlığa sırayla peygamberler göndermişti. Sadece bundan ötürü genel olarak da bilgim olsun diye arkadaşımdan bana dini hakkında bir şeyler anlatmasını istedim. Fakat “Sakın beni dinimden döndürmeye çalışma!” diye de ekledim. Zaten bunu yapamayacağını düşünüyordum. “Hayır” dedi kısaca. “Sadece benim nereden geldiğimi anlamanı istiyorum. Bir Müslüman olarak da bunu anlatmak görevim.” Ve tabi ki beni İslam’a döndüren o değil, rahmeti ile Doğru Yol’a ileten Allah’tı. Elhamdulillah.
O sıralarda bir başka arkadaşım bir kitapçıda rastladığı Kur’an’ın İngilizce tercümesini bana verdi. Bu kitabın İslam’ın anlaşılması için değil, İslam’dan uzaklaşılması için Iraklı bir Yahudi tarafından yazıldığını bilmiyordu haliyle. Kitap çok karmaşıktı. Anlayamadığım ve Müslüman arkadaşıma sormak istediğim bütün pasajları işaretledim. Yurt dışında olan arkadaşım döner dönmez elimde kitap sorularımı kendisine yönelttim. Tercümesine bakarak bunun Kur’an olamayacağını söyledi. Sabırla ayetlerin gerçek manasını ve hangi şartlarda vahyedildiğini anlattı. Okumam için de Kur’an’ın iyi bir tercümesini temin etti. Hala bir başıma oturup Kur’an’ı okuduğumu ve yanlışlarını bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Fakat okudukça bu kitabın bir ve tek olan Tanrı’dan olduğuna daha çok iman etmeye başladım. Tanrı’nın merhametini ve kendisine ortak koşma dışında günahları ne kadar affedici olduğunu okurken ağlamaya başladım. Bu ruhumun derinliklerinden gelen bir ağlayıştı. Geçmişteki ihmallerim için ve şimdi de gerçeği bulmuş olmanın verdiği huzurla ağlıyordum. Sonsuza kadar değiştiğimi fark etmiştim. Kur’an’daki bilimsel gerçeklere işaret eden ayetlere de hayran olmuştum. O sıralarda mikrobiyoloji bölümünden mezun olmak üzereydim ve embriyonun gelişim safhalarının Kur’an’daki anlatımından son derece etkilenmiştim. Artık bu kitabın kesinlikle Tanrı’nın bir vahyi olduğundan emindim ve İslam’ı dinim olarak seçmeliydim. Kolay olmayacağını biliyordum, ancak hiçbir şey bu kadar kıymetli olamazdı.
Müslüman olmada ilk ve en önemli adım “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” anlamına gelen Kelime-i Şehadet’e iman etmekti. Hz. İsa’nın Yahudilerin doğru yoldan sapması nedeniyle onları tekrar Hakk’a çağıran bir peygamber olarak gönderildiğini anlayınca, bir tek Allah’a ibadet etme konusunda herhangi bir zorluk çekmemiştim. Ancak Hz. Muhammed’in (sav) kim olduğunu ve niçin onu takip etmem gerektiğini veya ona tâbi olmanın gerçekten ne anlama geldiğini tam olarak anlayamamıştım. Geçen yedi sene zarfında onun hayatını öğrenme ve değerini anlama konusunda bana yardımcı olan bütün insanlardan Allah razı olsun. Peygamberimizin (sav) insanlığa örnek olarak gönderildiğini öğrendim. Hepimizin günlük hayatlarımızda takip edeceğimiz ve tâbi olacağımız bir örnek. O hal ve hareketleri ile yaşayan Kur’an’dı. Allah hepimize O’nun öğrettiği şekilde yaşamak nasip etsin.
