İştahımız bugünlerde de eskisi gibi yerindeyse, hayatımızda doğru gitmeyen bir şeyler var demektir.
İnsanlar, yanlıca Müslüman oldukları, Iraklı oldukları, Filistinli oldukları, Afgan ve Sudanlı oldukları için... Petrol yataklarının üzerinde yaşıyorlar diye, kutsal mabetlerine dokundurtmak, binlerce yıldır vatan bildikleri toprakları satmak ve paylaşmak istemiyorlar diye öldürülürken... Hâlâ insan olmanın, Müslüman olmanın bir değeri olduğuna inandıkları için... “Reel-politik” gerektiriyor diye, çocuğuyla, kadınıyla, yaşlısıyla ayırt edilmeden bir halk katledilirken...
Kendi dışımızdaki her şeyden yalıtılmış dünyamıza, gündelik yaşantımızın bencilce uğraşlarına iştahlarımız açıksa hâlâ, hayatımızda “iyi” olmayan bir şey var demektir.
Bir bakalım mı hâlimize… Bakabilir miyiz başımızı utançla önümüze eğmeden?
İşlerimizden uğraşlarımızdan başımızı kaldırıp, televizyon başında saatlerce o yerli dizi senin, bu futbol muhabbeti benim kanallar arasında dolaşmaktan vakit bulup da, günde bir defa olsun, o beldelerdeki insanlar için, kardeşlerimiz için gönülden bir dua etmek aklımıza geliyor mu? Sevgili Peygamberimizin dileği, “Bir mü’minin ayağına bir diken batsa, bunun acısını bir diğer mü’min yüreğinde hisseder.” değil miydi? Bize emanet edilmiş bir kutlu söz değil miydi bu? Duyduğumuzda, “İşittik ve itaat ettik.” diyecek değil miydik? Ne oldu bize? Niçin böyle yalnızca seyirci kalıyoruz olup bitenlere?
Şimdi kış soğukları da gelip dayandı Irak’ın kapılarına. Iraklı kardeşlerimiz, bin türlü dert ve sıkıntıyla baş başalar. Oralarda bütün bu insanlar bu soğuklarda aç ve açıkta, öldürülme korkusuyla, her gün acımasızca aşağılanmaya katlanarak nasıl yaşanacak? Nerede barınıp nerede ısınacak bunca yavrucak? İnsanlar çocuklarına bir kutu sütü, bir dilim ekmeği bile bulamayacaklar belki. Bu kadarını düşünmek bile kahretmeye yeter insanı. Sofralarımızı şükürle kurup kaldırırken, Iraklı aç çocuklar gelmiyor mu aklımıza, şöyle iyice sivri oklar yüreğimize saplanmıyor mu?
Onların çektiği acılar, bizim acılanınız aslında, öyle olmalı. Onların sıkıntılarını hissedebilmeli, dertlerine elimizden geldiğince bir çare yetiştirmeye çalışmalıyız. Şimdi değilse ne zaman anlayacağız ve göstereceğiz kardeş olduğumuzu? Kıtaların, renklerin ve uzaklıkların bizi ayıramayacağını...
Gözlerimizden ve gönüllerimizden ırak olmadıklarını... Onlara bir yudum su, bir dilim ekmek, bir kucak sevgi ve merhamet olarak ulaşmanın bir yolunu arayıp bularak...
Ve hep dua ederek... Hep dua ederek—ki, oralarda müminlerin yüreğindeki acıların bir parça dineceğine ve Rabbimizin onlara bir ferahlık yetiştireceğine inanarak... Kardeşlerimizin acılarını içimizde duyarak ettiğimiz duaların Allah katındaki değerini düşünerek... Şimdi değilse ne zaman anlayacak ve göstereceğiz kardeş olduğumuzu?
İnsanların acılarına ortak olamadıkça mutluluklarımız da eksilecek yavaş yavaş, dahası insanlığımızdan da çok şey kaybedeceğiz. Bombalar yalnızca Irak’a düşüyor değil. Her bomba, ‘hayat’ın kalbine düşüyor ve yıkıntıların altında insanlığımız can çekişiyor.
Günahsız, masum çocukların, suçsuz insanların hatırına bu kirli savaş sona ersin diye dualar etsek, ağlayarak yalvarsak Rabbimize bir şey değişmez mi sanıyoruz? Hikmetten ve hakikatten bu kadar uzak düşmüş olabilir miyiz? Gecenin bir yarısı sessizce içimizden geçen sözleri ve yalvarışları bir duyan olmaz mı zannediyoruz?
Hâlbuki, Allah (cc) her şeyi hakkıyla bilen ve işitendir.
Zor zamanlarda yaşadığımızı biliyoruz. Ama her zorluğun, içinde bir rahmet taşıdığını da... Yeter ki, çoğalsın dualarımız.
