TR EN

Dil Seçin

Ara

Korku Ruhu Kemirir

Korkarak kendimizi koruma güdümüzü sürekli ayakta tutarız. Böylelikle aslında korku da bir anlamda iyi bir şeydir. Alıştığımız temponun, ritmin dışına çıkan her şey bizi korkutur. Çocukken de böyleyizdir, hatırlayın. Sinsi, belirsiz bir şey, kanlı bir saldırıdan daha dehşet vericidir.


 

Burada kişisel korkuların nasıl bir ‘cemaat’ olarak da var olabileceğini gösteriyor. Ya da toplumsal ortak korkuların nasıl kişisel korkular olarak benimsendiğini anlatıyor diyebiliriz. Köy”de herkesin ortak bir korkusu var. Sorgulanmadan benimsenmiş. Nedeni de var kuşkusuz ama yargılamak yerine etkilerini didiklemek benim daha çok işime geliyor...” Böyle demişti the Village-Köy’ filminin yönetmeni M. Night Shyamalan, geçtiğimiz Eylül ayında düzenlenen San Sebastian Film Festivali’nde. Filmlerinin neden hep bu türden oluştuğu sorusuna da şu cevabı vermişti: Küçük yaşlarımda aile büyüklerinin anlattığı masallarla büyüdüm ben. Küçücük bir çocukken bile büyük keyif aldığımı hatırlıyorum. Her çocuk da böyledir sanırım. Evde de çarşaflarla filan hayaletler yapardım, ev halkını korkutmaya bayılırdım. Sanırım gizem, bilinmeyen şeyler her çocuk gibi benim de ilgimi çekiyordu.”

Toplumları bir arada tutan değerler vardır. Ortak geçmiş, kültürel, dinî payda vs. Ancak ilk çağlardan beri küçük cemaatlerden makro toplumlara kadar birçok kalabalığı bir arada tutmak adına, yöneticilerin ‘korku’dan yararlandığı da ayrı bir gerçektir. Özellikle baskıcı ve totaliter yöneticiler korkuyu hep bir birleştirici, bir arada tutucu aparat olarak kullanmışlardır. İşte Hintli genç yönetmen (1970 doğumlu) Shyamalan 6. filminde böylesi bir temayı aktarıyor perdeye. İsterseniz hikayeden bahsedelim biraz.

19. yüzyıl sonlarında herkesin büyük bir uyum içinde yaşadığı bir kasabadayız ve kasaba halkı, etraftaki ormanda barınan yaratıklardan haberdar. Ancak ne yaratıklar kasabanın ne de kasaba halkı ormanın sınırlarını geçmiyor. Ta ki Luiz Hunt (J. Phoenix) isimli bir maceraperest ortaya çıkana kadar. Bir gün Luiz, ormanın derinliklerine girip orada neler olduğunu görmeye kalkışır. Ancak, Luiz’in attığı bu adım, kasabanın kaderini sonsuza kadar değiştirecektir.

Günümüzün en yaratıcı yönetmenlerinden birisi olarak tanınan M. Night Shyamalan, geçtiğimiz yıllarda Touchstone Pictures adına çektiği ‘The Sixth Sense’, ‘Unbreakableve Signs’ ile çok büyük gişe başarılarına imzasını atarken aynı zamanda eleştirmenlerin de övgüsünü toplamıştı.

Her yeni filminde farklı türde evrensel temalara yer veren Shyamalan filmlerinin en önemli özelliği, her yaştan izleyicinin yüreğine ve beynine hitap etmesi. İmza attığı son üç filmi dikkatle izlendiğinde farklı temalara ağırlık verdiği görülür. Ama ana öğe ‘Gerilim’dir.

The Sixth Sense—6. His”te, hayaletler ve aile, Unbreakable—Ölümsüz”de çizgi roman kitaplarının dünyası ve ölümlülük; Signs—İşaretlerde de uzaylı yaratıklar ve inanç gibi konulara yer veren Shyamalan, son filmi The Village—Köy”de korkunun bir toplumu nasıl etkileyebileceğini keşfe çıkarken izleyiciyi de bu yolculuğa davet ediyor.

The Village”da kasaba halkının ileri yaştakileri önemli bir tercih yaparak, varlıklarını tüm dünyadan izole edilmiş bir kasabada sürdürmeye karar vermişlerdir. Kendilerini dünyadan soyutlama kararının temelinde ise, kasaba sınırları dışında var olabilecek her türlü tehlikeden uzak kalmak, sevdikleriyle güvenlik içinde yaşayıp gitme isteği yer almaktadır.

Shyamalan genç yaşına rağmen kendi tarzını oturtmuş, kendi sinema dilini başarıyla uygulayan bir yönetmen. Bu nedenle ‘Shyamalan Sineması’ demek yanlış olmayacaktır. ‘Köy’ de, böylesi bir yapım. Özellikle şaşırtıcı finali ve sabırlı kamera kullanımı ile on numara bir Shyamalan filmi. Hindistanlı yönetmen minimal bir çerçevede global göndermelerde bulunuyor. Bu nedenle ‘Köy’ ile ‘King Kong’ bana inanılmaz benzerlikler içeren iki film gibi geldi. Gerçi Shyamalan, kendisini Hitchcoock ile aynı kategoriye koyuyor ama, yaşlandığında bana hak verecek. Çünkü gerilimin usta yönetmeni Hitchcoock, asla bu tür toplumsal ve sosyal mesajlar içeren filmler çekmedi. O korkuyu ve gerilimi özneye alarak çekmişti filmlerini ve daha çok kişisel psikolojiyi içeren filmler yaptı. Köy’de ise bir deli dışında bütün bir topluluğun korktuğu, yönetenlerin gizli gizli toplanıp garip kararlar aldığı, buna rağmen minimal sevdaların yaşandığı tuhaf bir cemiyet var. Ve toplumsal korkuyu yerle bir edecek bireysel cesaret girişimleri. Bu yönüyle klasik korku ve gerilim filmlerinden de ayrılıyor Köy. Tutuculuğun üzerine üzerine gidip, korkuyla beraber yerle bir etmeyi deniyor. Ve klasik bir Shyamalan finaliyle salondan çıktığınızda ‘vay be’ deyip, bütün filmi zihninizde tekrar izliyorsunuz. İsterseniz yazıyı yine yönetmenin kendi sineması hakkındaki görüşleriyle bitirelim: Korku bilinmeyenin ardında gizlidir! Bilmediğimizden korkar, çekiniriz, ‘öteki’ olarak kendimizden ayırıp sınırlarımızı belirleriz. Böylelikle kendi sınırlarımızı bilmek iyi hissettirir kendimizi. Korkarak kendimizi koruma güdümüzü sürekli ayakta tutarız. Böylelikle aslında korku da bir anlamda iyi bir şeydir. Alıştığınız temponun, ritmin dışına çıkan her şey bizi korkutur. Çocukken de böyleyizdir, hatırlayın. Sinsi, belirsiz bir şey, kanlı bir saldırıdan daha dehşet vericidir. Ben de bunu uygulamaya çalışıyorum sinemamda.”