Her tarafta onlar var. Yol boylarında, parklarda. Renkleri yeşil. Yandan bakıldığında bu küçük şehri bir orman gibi gösterecek kadar çoklar. Kuşbakışı bakılsa aralarına evleri de almış gibiler! Onlardan bir tanesi odamın penceresiyle burun buruna yaşıyor. Görebileceklerimin önemli bir kısmını oluşturuyor. Epeydir yekpare yeşildi. Bir ara kırmızı oldu yaprakları, içimde keskin bir yaşama sevinci uyandırdılar. O kadar taze, o kadar hayat doluydu ki o kırmızı yapraklar, hangi fırçanın eli bu kadar küçük güzel izler bırakır diye sormadan edemedim. Yürüyecek olsam onların çokça döküldüğü sokağı tercih ettim bir süre için. Kaldırım ve sokakları kaplayan o güzelim kırmızılık yerini şimdi sarı renge bıraktı. Düşmeyen kırmızı yapraklar, rüzgâr ve yerle, bir uzun inat sonrası buluşmak için sararmayı beklediler. Şimdi penceremin hâkim rengi sarı oldu. Göğün kâh mavi, kâh gri renginin altında değişiyor bu renkler. Nedense yerle buluşmakta bir hayli sabırsız bir renk sarı. Kırmızının heyecanına karşılık sarı bir duraksama, küçük bir ürperti saçıyor içime. Pencereme komşu maple ağacının sarı renkleri ile yeni tanıştığım otuz yaşın renkleri iç içe geçiyor. Amerika’yla kesişen zamanımı ve Amerika'da zamanı düşünüyorum.
Amerika'da nedir zaman? Bir otoyol yoksa bir nehir mi? Güneş zamanı mı yoksa ay zamanı mı? Gerçekten herkesin sandığı gibi bir kullanımlık mı? Yoksa çoğalarak geri dönen bir geçmiş midir? Zaman ne renktir? Gri, mavi, kırmızı, sarı?
Belli ki Amerika’da yaprakların zamanı ile insanların zamanı bir değil. Burada yapraklar eski insanlar gibi organik bir zaman yaşıyorlar. Gündüz ve gece deveranını örnek almışlar. Doğuyorlar, yükseliyorlar sonra batıyorlar. Ama kaybolmuyorlar. Belki kayboluyorlar ama yok olmuyorlar. Çünkü yine doğuyorlar. Mevsimlerin yaşadığı zamanla aynı zaman bu. Dairevî bir zamanın içinde yaşıyorlar. Eski zamanın organik insanlarıyla aynı zaman algısındalar. Onlar gibi sakin ve dingin bir halet-i ruhiye içinde zamanı yudumluyorlar. Ölümü mesela zamanın içine almışlar, sonuna değil.
İnsanların zamanı artık organik değil burada. Zaman insanların avuçlarına akan su gibi. Tutulmuyor. Çatlamış toprakla buluşurcasına çabucak buharlaşıp gidiyor. Geri dönüşümlüsü üretilememiş bir sanayi ürünü sanki. Efendisini tutsak edinmiş bir zaman, modern zaman. İçinde bir kez yıkanılan bir nehir kimi için zaman. Çoğu için sonu gelmez bir otoban. Herkese her yerde hatırlatılacak kadar değerli ayrıca. Teyakkuzdan çıkılmasın diye habercileri var her tarafta. Odalardaki masalarda. Mutfak fırınlarında. Bilgisayarlarda. Kollarda. Otobüs duraklarında. Sokak tabelalarında. Ama yapraklarınkinden farklı bir zaman bu. Çizgi gibi içinden geçirdiğini eskiten, ondan birşeyler alan bir zaman. Sentetik bir zaman. Her halükârda kaybolan bir şey. Artması için bölünen bir zaman onlarınkisi. Ne kadar küçük birimlere bölünürse o kadar iyi. Ayın döngüsüyle bağı kopmuş bir ip. Kendine dönmeyen sadece uzayıp giden bir ip bu. Sadece uzayıp gittiği için içinden geçtiklerini tedirgin ediyor. Sıkıca sarılıp kendilerine doğru çekiyorlar. Hızlıca. Adına tempo dedikleri bu kendine çekişle kaybediyorlar organik zamanın dinginliğini. Zaman yudumlanan bir şey olmaktan çıkıyor artık. Zaman her yerde olduğu gibi durmuyor ama Amerika'da zaman sadece geçiyor. Eğer yangın değilse kendisi, yangından kurtarılacak bir şey oluveriyor. Sonunda sararıp yanıyor.
