Steven Spielberg Jurassic Park isimli filmini çektikten sonra, bilim dünyası dinozorlar hakkında o güne kadar pek görülmeyen bir bilimsel tartışmaya girmişti. Bazı bilim adamları dinozorların Jurassic Park’ta olduğu gibi hantal olmadıklarını, ot yiyen dinozorların yanlış figüre edildiklerini, ses kıkırdaklarının filmdeki gibi sesler çıkarmaya müsait olmadığını ısrarla söylediler. Yönetmen Spielberg son derece basit bir açıklama yapıp işin içinden çıkmıştı: “Beyler! Bu sadece bir film.” Oysa günümüz çocukları dinozorlar hakkında neredeyse tüm bildiklerini bu film sayesinde öğrenmişlerdi. Başka bir ifadeyle bu eski çağ hayvanları hakkındaki bilgilerimiz, ansiklopedik bilimsel gerçeklerden çok, perdede gördüklerimizden ibaret.
Benzeri bir tartışma da yönetmenliğini Mustafa Altıoklar’ın yaptığı İstanbul Kanatlarımın Altında isimli film dolayısıyla ülkemizde yaşanmıştı. Altıoklar, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin uçuş öyküsünü kendi zihnine ve düşüncesine göre kurgulamış, gerçek tarihten çok farklı ve tarihçiler nazarında ‘çarpık’ birçok olayı filmine koymuştu. Misal, sabah uyandığında teyemmümsüz yere ayak basmayan bir padişahı, marjinal zevkler peşinde koşan bir müptezel gibi sunmuştu. İslâm’daki ‘taaddüd-ü zevcat’ meselesini de yanlış anlamış olan yönetmen, iki kadınla evli olmayı ‘iki kadınla aynı anda yatağa girmek’ olarak göstermişti.
Sinema, yazılı kültürden çok daha etkin ve kolay tüketilen bir araç. Dolayısıyla bir filmin tarih hakkında anlattıkları, tarih kitaplarında anlatılandan daha etkileyici ve akıllarda kalıcı olabiliyor. İşte bu yüzden, Hollywood, başta Amerikan tarihi olmak üzere, tarihe kendine göre bir bakış açısı geliştirmiş ve yaptığı filmlerle âdeta tarihi yeniden yazmayı başarmış durumda. Birkaç istisnaî isim dışında Vietnam filmleri belki de bu sebeple tamamen Amerikan kahramanlığı üzerine kurulmuştur. Dünya, Hollywood sayesinde Amerikalıların Vietnam’da çok büyük fedakârlık ve başarılara imza attığını düşünmektedir. Elbette gerçek tarihin bununla ilgisi yoktur.
Geçmiş dönem savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları hakkında sayısız film çeken Hollywood, tabir yerindeyse, tarihin tüm savaşlarını tükete tükete sonunda yakın tarihe gelmiştir. Geçtiğimiz haftalarda ülkemizde gösterilen Behind Enemy Lines (Düşman Hattının Ardında), yakın zamanda Bosna’da yaşanan katliamlar çerçevesinde gelişen, bir Amerikan askerinin kişisel kahramanlık gösterisi hükmündeydi. Hollywood, her zaman olduğu gibi, gerçekleri çok fazla önemsemeden, sinemanın teknik ve estetik argümanlarını kullanarak izleyeni etki altında bırakacak bir kahramanlık destanı çıkarmayı başarmıştı Behind Enemy Lines’da.
Bu yazıda bahsini edeceğimiz film de bu türe girebilecek bir film. Yönetmenliğini geçtiğimiz yıl Oscarların tamamını götüren Gladyatör filmine de imza atan bir ismin, Ridley Scott’ın yaptığı Black Hawk Down (Kara Şahin Düştü) isimli filmden söz ediyoruz. Önce filmin teknik kritiğini yaparak esas meramımıza geçelim.
Black Hawk Down, bir savaş filminden beklenen çatışma sahnelerini ziyadesiyle içeren bir film. En büyük zaafı ise karakterlerin hemen hiçbirini izleyiciye tanıtmaması. Yönetmen âdeta kişileri ve kişilikleri sıfırlayarak, şiddeti, kahramanlığı ve intikamı yüceltiyor. Etkileyici bir fon müziği eşliğinde—müzik de Gladyatör’ün kompozitörünün elinden çıkma—kahraman Amerikan komandolarının ‘Sıska’ denilen Müslüman çapulcular (!) ile giriştikleri acımasız bir hesaplaşmayı izliyoruz. İşte tam bu aşamada, bir filmin nasıl ahlâksızca bir silaha dönüştüğünü hayretler içinde görüyoruz. Ve elbette, herkes tarihçi olmadığı için, izleyici gerçeklik ile perdede sunulan hikâyenin farkını görme şansını yakalayamıyor. O halde, soruyu sormanın tam sırası: Somali’de neler oldu?
Son dönemlerin en gösterişli savaş filmi olarak lanse edilen Black Hawk Down, 3 Ekim 1993’te Amerikalı seçkin birliklerin (Delta Force Rangers) Somali’nin başkenti Mogadişu’da dönemin savaş lordu Farrah Aidid’i yakalamak üzere giriştiği harekâtı konu ediyor. Hatırlayacaksınız, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, kıtlıktan kırılan Somali’ye yapılan insanî yardımlara el koyup satan Aidid’in yakalanması için operasyon emri vermişti. Sonuçta, ava giden özel birlikler avlandı. İki Amerikan helikopteri düşürüldü, 24 saat süren çatışmalarda 19 Amerikan askeri ve 300 kadar Somalili çeteci öldü. Bu, işin siyasî boyutu tabiî ki. Buna karşılık, film, özellikle başarılı uçuş ve çatışma sahneleri ve arka plandaki etkileyici yöresel müzikleri ile izleyeni esir alıyor.
Filmin başındaki “Bu film gerçek bir olaya dayanıyor.” ifadesi daha ilk sahnesinde havada kalıyor. Zira kahraman (!) Amerikan askerleri silahsız sivillerin katliamına yetkileri olmadığı halde müdahale etmeleri bir tarafa, can derdine düştükleri an nasıl çoluk-çocuk demeden katlettiklerini olayı televizyonlardan izleyen herkes çok iyi biliyor. Aslında filmin çıkış noktası da gerçekten tamamen farklı. Çünkü, iki saatlik nefes kesen filmde gösterilenin aksine, Somali halkı, kendilerine yardım eli uzatan Amerikan askerlerine durup dururken saldırmadı. Aidid’in adamlarını yakalamak isteyen Amerikan özel birlikleri, yanlış bir binayı havaya uçurunca 54 sivil öldü. O andan itibaren olaylar çığırından çıktı. Somalililer özel birliklerin üzerine yürüdü. BM tesisinde sıkışan Amerikalı askerler kızgın kalabalığı püskürtebilmek için evler dahil etraftaki binalara füze ateşi açtı. Yine sivillerden ölenler oldu. Bu arada, Amerikalı askerler, kapana kısıldıkları bir binada onlarca kadın ve çocuğu saatlerce rehin tuttu... Tabiî, bunların hiçbirini filmde göremiyoruz. Hollywood’un geleneksel tek taraflı kahramanlık hikayesini izlerken, yukarıdaki gerçekleri akılda tutmakta fayda var. Aksi takdirde, tüm Somali halkını yağmacı gözü dönmüş vahşiler olarak görmek işten bile değil!
Zaten, film boyunca ağzındaki baklayı çıkarıp çıkarmamakta tereddüt eden senarist, finalde kadraja gömdüğü yazı ile nasıl bir ahlâkî çöküntü içinde savrularak bu filmi yaptıklarını ağzından kaçırıveriyor:
“19 Amerikan askerine karşılık 1000 Somalili militan öldürüldü.”
Yani, “Bine karşı 19. O halde rahat uyu Amerikan halkı, kanınız yerde kalmadı!”
Hasılı, Hollywood yine kendi tarihini yazıp bütün dünyaya gerçekmiş gibi sunarken, bizler de farkında olmadan bir yalanı macera ve savaş filmi tadında takdir ederek salondan çıkıyoruz.
