TR EN

Dil Seçin

Ara

Amerika’nın Taşı Toprağı Rakam!

Dünya tarihinde hiçbir ülke, Amerika kadar, kendi vatandaşı olmayan sair ülke insanlarının dünyasında bu denli yer işgal etmemişti. Hiçbir imparatorluk, kendinden sonraki iki numaralı ekonomik ve siyasî güce bu denli fark atmamıştı. Nepal’den Gana’ya, Türkiye’den Ukrayna’ya, İngiltere’den Japonya’ya kadar her yere düşen bir gölgesi var Amerika’nın. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri, ama özellikle de Soğuk Savaş’ın ikinci kutbunun çökmesiyle birlikte, artık dünyanın merkezi hâline geldi. Çoğu durumda cebren ve hile ile olsa da, dünyanın geri kalan kısmına, yani âleme nizam verme ısrarının da arkasında bu gerçek var. İşte bu yüzden, Amerika adlı toprak-kültür-sermaye nebulasını bilmek, onu seven sevmeyen herkes için, bir nevi zorunluluk hâlini almış bulunuyor.

Amerika insanların çoğu için bir uzak diyar yahut yabancı bir ülke değil. Gün be gün hayatlarımıza muhtelif şekillerde sızan, tasavvurlarımıza şekil veren bir ‘dahilî’ vâkıa. Amerika, herkesin evi olmasa da, artık herkesin evinde. Hayatlarımıza kendini zorla bulaştıran bir şey. Amerika’ya ilişkin simgeler manzumesi, gerçeği yansıtsın veya yansıtmasın, siyasî bir işlev görüyor. Başka bir deyişle, zihnimizdeki Amerika fotoğrafı her halükârda dünyanın aldığı, almakta olduğu ve gelecekte alabileceği şekil(ler) için birer ‘girdi’ mahiyetini taşıyor.

Bu yüzden, “Ben Amerika’dayken” tarzı denemelerden uzak durma arzuma rağmen, herkesin şu veya bu şekilde zaten Amerika’da bulunduğu gerçeğinden hareketle, Amerika’ya ilişkin bu antropolojik fragmanları paylaşmaya karar verdim. (Ayrıca, ‘Paranın Amerikası’ başlıklı bir önceki yazı dolayısıyla, deneme üslubundan ve çok sevdiğim Türkçe’yi rahat ve seyyal kullanmaktan bir miktar uzağa düştüğümü de farkettim. Amerika’nın kurtulmam gereken yan etkilerinden biri de bu... Çözüm, galiba yine deneme üslubunda.)

Bu yazıda Amerika’nın haritasını ve yollarını irdelemeye çalışacağım. Sayısal bilgiler vermeksizin, Amerika’nın coğrafyasına ve bu coğrafyanın rakamlarla ilişkisine dair dikkate değer olduğunu düşündüğüm bazı noktalara değineceğim.

Önce haritayla başlayalım. Önümüze bir adet dünya haritası alalım. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının siyasî haritalarını karşılaştıralım. Bir de ne görüyoruz? Avrupa ve Asya ülkelerinin birbirleriyle olan sınırları kargacık burgacık iken, Afrika’daki devletlerin ve Amerika’daki ‘birleşik devletler’in sınırları cetvelle çizilmiş gibi. Aslında ‘cetvelle çizilmiş gibi’ değil; çünkü gerçekten cetvelle çizilmiş. (“Bunun konumuzla ne ilgisi var?” dediğinizi duyar gibiyim, ama şimdilik duymazlıktan geleceğim.)

Asya ve Avrupa ‘Eski Dünya’ iken, Amerika’nın mevcut hâli ve Afrika’nın—resmî olarak öyle geçmese de—‘Yeni Dünya’ olarak bilinmesiyle ülke/eyalet sınırlarının ‘düzlüğü arasında bir ilişki var. Hem Amerika’da, hem de Afrika’da zaten insanlar yaşıyordu. Fakat çok sonraları Avrupalılar buraları ‘keşfettiler’. Ve oraya ‘yerleştiler’. Buralar, özellikle Amerika, bu nedenle Yeni Dünya adını aldı. Yani, Amerika ve Afrika eski sömürge oldukları için cetvelle çizilmiş sınırlara sahipler. Irkçı Avrupalılar âleme nizam verirken, bahtları, derilerin renklerine göre takdir ettiler. Amerika’ya yerleşen beyaz Avrupalıların bahtı ile Afrika’da zaten yaşıyor bulunan siyahların bahtı birbiriyle ilişkili ve zıt biçimde tecelli etti. Bir taraf köle yapıldığı için, diğer taraf (âleme) efendi oldu. Amerika zengin oldu, Afrika ise kara bahtlı bir kıta olarak kaldı.

Şimdi Afrika kıtasının içine biraz daha dikkatle bakalım. Tam merkezinde Orta Afrika Cumhuriyeti, tam dibinde de, Güney Afrika Cumhuriyeti diye devletlerin olduğunu göreceksiniz. Sormak istediğim soru şu: Afrika’nın güneyinde yaşayan insanlar nasıl oldu da Afrika’nın güneyinde yaşadıklarını bilebildiler ve kendi memleketlerine Güney Afrika adını verdiler? Bu ismi ancak ve ancak elinde harita olan ve o toprak parçasının Afrika’nın güneyi olduğunu bilen birileri verebilirdi. Nitekim, öyle olmuştu. Oraya Güney Afrika adını Avrupalılar vermişti.

Harita üzerindeki bu spekülasyonlarla anlatmaya çalıştığım mesele, insan ve cetvel arasındaki ilişkidir. Avrupa (ve Asya) ile Amerika (ve Afrika) arasındaki fark, insan ve cetvelden hangisinin önce geldiği meselesidir: Eski Dünya ve Yeni Dünya. Ya da kapitalizmden önce şekillenmiş dünya ile kapitalizmden sonra şekillenmiş dünya arasındaki farktır söz konusu olan.

Şimdi tekrar Amerika’nın içlerine dönelim. Hollywood yapımı Amerikan filmlerinde gördüğümüz ve pek alışkın olmadığımız bazı ifadeleri hatırlayalım. Meselâ, “Chicago’nun 30 mil kuzeybatısında şöyle şöyle bir kaza olmuş.” diyen polis telsizini hatırlayın. Veya ‘Kuzey-Güney Savaşı’nı. Yön’ün Amerika’da ne kadar önemli ve gündelik hayatın içinde olduğunu göreceksiniz. (Bu üslubun Türkiye’ye ithal edilişinin çarpıcı bir örneği, Türkiye’nin Serdar Turgut gibi görmemiş üst-orta mukallit sınıf mensuplarının, örneğin, Antalya’dan [Akdeniz’den] bahsederken, “Güney’e tatile gidiyorum.” türü ifadeler kullanmalarıdır.)

Amerika’nın batı bölgelerine doğru gittikçe cetvelin çizgilerini çok daha net görmek mümkündür. Doğu yakasındaki Avrupa’ya benzer üslubun yerini, batıda çıplak bir cetvel matrisi alır. Tipik Amerikan şehrinin merkezinde bir (bazen iki) ana cadde olur. Doğusuna doğu, batısına batı, kuzeyine kuzey ve güneyine güney adı verilmek suretiyle birbirini kesen caddeler ‘numara’landırılır. 300 South, 200 West gibi bir adres ana caddeden üç sokak güneye, oradan da iki sokak batıya gitmeyi teklif eden bir adrestir. Adresler çoğunlukla gayrişahsîdir. “Menekşe Sokak, Camcı Hüseyin’in karşısı” gibi bir adresle aradaki fark, ilkinde insanî bir tınının olmamasıdır. Eski Dünya’da yollar bir yer(ler)e çıkar: Meselâ, İtalya’da Roma’ya, eski Müslüman şehirlerinde camiye, Hıristiyan şehirlerinde ise kiliseye... Yeni Dünya’da yollar uzar gider, ama bir yere çıkmaz. Yeni Dünya’da yollar yeni yollara çıkar. Otobanlar ‘kayıp otoban’dır.

Amerika uçsuz bucaksız bir ülke. Coğrafî olarak çok büyük. Üstelik, neredeyse tamamı düz bir memleket, iki ana sıradağ dışında doğru dürüst dağlık bölge yok. Bir de, San Francisco’nun sokakları var herhalde inişli çıkışlı olan. Çocukluğumun dizilerinden biri olarak hatırlıyorum San Francisco Sokakları’nı. Onun dışında, yollar düz. Ama daha ilginç olan şey, yolların ip gibi uzayıp gidiyor olmasıdır. Sadece otobanlar değil, şehir içindeki yollar da ip gibi. Bu ip gibi yollar uzayıp yekdiğeriyle kesişerek geniş bir yol ağı oluşturuyorlar. Evler ve insanlar bu yolların arasındaki boşlukları dolduruyor gibidir. Özellikle Amerikan şehirlerinin uçaktan görünüşü, insanı dehşete düşürecek bir ‘düzen’i haber veriyor.

Her şey sanki cetvelle çizilmiş gibidir. Hayır, her şey zaten cetvelle çizilmiştir. Önce cetvelin, sonra insanın geldiği son derece matematiksel bir dünyadır Amerika: Taşı toprağı rakam olan, insanların ayaklarını cetvelin çizgisine göre uzattığı bir ‘düzen’ ülkesi. Düzen, zaman ve mekânın—yani, coğrafyanın—rakamlar yoluyla terbiye ve zapt altına alınmasının ürünüydü.

Kapitalizmin benim bildiğim en esaslı eleştirisini yapan ve Karl Marx’ın aksine gerçek bir sosyalist olan Karl Polanyi, The Great Transformation (Büyük Dönüşüm) isimli kitabında—kendisi adını böyle koymasa da—‘cetvel’in ortaya çıkışını anlatmaktadır. Yani, kapitalizmin motoru olan ‘menfaat’ hissinin tek tek insanlardan boşanarak toplumsal bir ‘kurum’ hâlini alışını anlatmaktadır. ‘Büyük dönüşüm’ olarak adlandırdığı şey ise, özetle şudur: On dokuzuncu yüzyıla kadar insanlar hesap yaparlardı. Yani, her toplumda pazar, her insanda menfaat hissi zaten vardı. On dokuzuncu yüzyılda ilk kez menfaat his ve faaliyeti tâbi olduğu insandan özerkleşerek kendi başına (‘serbest pazar toplumu’ olarak adlandırabileceğimiz) yeni bir toplum husule getirmeye başladı. Topluma tâbi bir ekonomi ve pazar yerine, pazara tâbi bir ekonomi ve ekonomiye tâbi bir toplum söz konusu olacaktı. İnsanların hesap yaptığı bir dünyadan, artık hesapların insan yaptığı bir dünyaya geçildi. Yani, başka bir ifadeyle, yorgana (cetvele) sığmayan ayakların kesildiği, insan ruhunun, insanî duygunun yerini matematiğin rakamsal mantığının aldığı yepyeni bir ‘dünya’ ortaya çıktı.

İşte Avrupa’da inşa edilen cetvel Amerika’da kendisine bâkir bir coğrafya buldu ve günümüzün Amerika’sını üretti. İşin kötü olan tarafı ise şuydu: Cetvelin çizdiği yollar, Eski Dünya’daki yolların aksine bir yere çıkmadıkları için, hiçbir zaman doyuma ulaşmıyordu. Bir kiliseye yahut bir camiye varıp “Şükür kavuşturana” yahut “Haleluya [Elhamdülillah], bugün de doyduk.” diyemiyordu. Çünkü, cetvelin gözü insanı görmüyor, Amerika’nın yolları bir yerde bitmiyordu. Avrupa’da üretilip Amerika’da heyula hâline gelen cetvel, âleme de nizam vermek üzere gittikçe büyüyordu. IMF gibi âletlerin ‘yapısal dönüşüm’ olarak adlandırdıkları tavsiyeler manzumesi, eski ve kara bahtlı dünyanın cetvelin çizgilerine teslim olmayan unsurlarının temizlenmesini ve cetvelin kolaylıkla çizgi çekebilmesini temin etmekten başka bir amaca hizmet etmiyordu. Cetvel, Afganistan’da boru ‘hattı’nı Venezuela’da petrol ‘hattı’nı çiziyor; ilkinde on binler hayatından, ikincisinde bir devlet başkanı makamından olabiliyordu.

Cetvelin bir de kuralı vardı: Çizginin geçtiği yerde insan bitmez diye. Cetvel sadece düz ve uzun değil, aynı zamanda bıçak gibi keskindi de. Değdiği yeri kanatıyordu. Cetvel bütün gücüyle âleme nizam veriyordu. Ve cetvelin geçtiği yerde, insan bitiyordu.