TR EN

Dil Seçin

Ara

Dünya Barışı İçin Zekat / Sorular

Ramazan ayının ilk günleriydi. O günkü Moral FM’deki program zekât hakkındaydı. Canlı yayına bir hanım dinleyicimiz katıldı. Bazı yerlerde tasarruflarının bulunduğunu belirtti, hangisinden ne kadar vereceğini sorduktan sonra, kendi düşüncesini bir cümleyle dile getirdi:

Aslına bakarsanız, ben zekât vermek için bahane arıyorum.”

Önemli bir yaklaşımdı ve sür’atle yayılması gereken bir anlayıştı. İmkânı olan herkes az veya çok zekât vermek için fırsat aramalı, bahane bulmalıydı.

Nasıl ki, Ramazan ayı girer girmez, sağlığı yerinde olan hemen her mü’min oruç tutmayı ihmal etmiyor, ezan okunur okunmaz namazı kılmak için gayret gösteriyorsa, zekât da öyle. Zekât verebilecek durumda ve konumda olan her mü’min de bir an önce zekâtını hesap edip vermek için fırsat kollamalı. Çünkü ibadetler belli vakitlerde yapılması gereken birer kulluk görevidir. Aralarında ayırım yapmak, ihmal göstermek, Kur’ân ahlâkının gönüllerde yerleşmediğinin bir işaretinden başka bir şey değildir.

Kur’ân 30 âyette zekâttan bahsederken, 27’sinde zekât namazla birlikte zikredilir. Kur’ân’ın önemle dikkate verdiği bir gerçek de, ‘fakir ve muhtacın zekât malında hakkının olduğu’ prensibidir.

Kur’ân ifadesiyle, zekâtın bir başka adı ‘sadaka’dır. Her ne kadar sadaka nafile bir yardım olarak yaygın bir mânâ taşısa da, zekât aynı zamanda bir sadakadır.

Zekât mükelleflerinin içlerinde taşıdıkları ve her vesileyle öne çıkardıkları bir korkuları vardır. Bu korku malın azalma, eksilme ve tükenme korkusudur. Oysa ilâhî taahhüt çok açık ve berraktır: “Allah faizin bereketini giderip onu mahveder, sadakası verilen malı ise ziyadeleştirir.” (2:276) Korkunun hangi cânipten geldiği de bellidir: “Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe sevkeder.” (2:268)

Genel yapısı ve anlamıyla zekât kırkta bir olarak bilinir. Varlıklı kimseler bu ibadeti gerçek biçimde verecek olsalar, yeryüzünde hiçbir ekonomik problem kalmayacaktır. Ekonomik olarak dünyanın zenginleştiği göz önünde tutulursa, kırkta bir dünya ölçeğinde bir orta sınıf oluşturacak kadar önemli bir meblağ teşkil eder. Bunun için geçen yüzyılın başında Bediüzzaman, şöyle demiştir: “Eğer, ezkiya zekâvetlerinin zekâtını ve ağniya, velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.”1

İslâm ülkeleri içinde petrol zengini olanlardan sadece Suudi Arabistan gerçek anlamda malvarlığının sadece zekâtının zekâtını verecek olsa, pek muhasebe bilmem ama, herhalde birkaç yıl içinde Afrika kıtasında aç insan kalmayacaktır.

* * *

Zekât, infak, sadaka ve bağış konusunda sahabe uygulamasına bakıldığında, başta Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman bin Avf gibi Kur’ân talebeleri hayatları boyu müteaddit defalar mallarının kırkta kırkını vermişler. Böylece İslâm hak ettiği yere gelmiş ve bir asırlık süre içinde dünya İslâm’la tanışmış, yerkürenin yarısı ve insanlığın beşte biri Kur’ân’la barışmıştır.

İman gönüllerde hakikî olarak yerleşince, servetin gerçek Sahibi bilinir ve O’nun emri istikametinde, O’nun rızası uğrunda serveti yine O’na satma hakikati kalbde yerini bulur. Böylece insan o malda sadece Allah için tasarrufta bulunduğu şuuruna varır. Çünkü mülk umûmen O’nundur. İnsan hem O’nun mülkü, hem memlûkü, hem mülkünde çalışıyor.

Öyle değil mi? Dünyaya gelirken neyimiz vardı, giderken neyimiz olacak? Dünyaya gelirken bir şey getiremediğimiz gibi, giderken de bir şey götüremeyeceğiz. Götüreceğimiz şey, olsa olsa önden ve önceden gönderdiklerimizdir.

Zekât bir iman disiplini, bir ibadet şuuru olmakla birlikte, dünyanın rahatı, huzuru, saadeti ve refahı da bu ibadetin hayata girmesiyle mümkündür.

Bu sosyal gerçeğe Bediüzzaman’ın rehberliğinde bakacak olursak önümüze çok canlı bir tablo çıkacaktır.

Öncelikle ve özellikle dünya barışının tek çıkar yolu, zekât kurumunun hayata geçmesi ve uygulama alanına girmesi ve insanların onun gizemli güzelliğiyle tanışmasıdır.

Bediüzzaman Said Nursî’nin dikkat çektiği gibi, “Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ, karz-ı hasen şerâit-i sulhiyedir.”2

Yani, dünya barışının gerçekleşmesinin şartı, zekâtın verilmesi, faizin kaldırılması, karz-ı hasenin hayata geçmesidir. “Beşer salâh (barış, kurtuluş ve huzur) isterse, hayatını severse, zekâtını vaz etmeli, ribâyı kaldırmalı.”3

Zaten bütün kavganın, kargaşanın, anarşinin, her türlü terörün ve krizin temeli, faiz belasının yaşaması ve zekâtın terk edilmiş olmasıdır. Bugün dünyayı bir cendere içinde sıkan terör belasını telafi edecek tek çare ve bu bulaşıcı hastalığı tedavi edecek tek reçete, faizin yok edilmesi, zekatın yaşatılmasıdır. Dünya devletleri, kuruluş ve kurumları Kur’ân’ın sunduğu bu iki ilacı kullanmamakta ısrar ederse, onulmaz sancılar içinde kıvranacak ve başı beladan kurtulamayacaktır. Savaş nârâlarıyla hem güçlüler, hem de güçsüzler korku ve endişe içinde hayatlarını zehire çevirecektir. Büyük sermayenin belli ellerde ve bankalarda toplanması varlık sahiplerini zulümden, yoksulları da isyandan kurtaramayacaktır.

Bunun yerine merhametin, şefkatin, yardımlaşmanın, kardeşliğin ve kucaklaşmanın öne çıkmasıyla, hem dar gelirli bireyler ve milletler rahat edecek, hem de servet sahibi devletler ve kişiler güven ve huzur içinde yaşayacaktır.

Fert olarak cebimiz delik olduğu gibi, aile bütçesinden belediye bütçesine, daha geniş ölçekte devlet bütçesine, hatta global dünya ekonomisine varıncaya kadar hep açık vermektedir. Bu açığın tek sebebi ‘bereket’ nimetinin rafa kaldırılması, nebevî ifadeyle ‘göğe çekilmesi’nden başka bir şey değildir.

Bereket mefhumunun hayatta kalmasının sebebi ise zekâttır. Bediüzzaman’ın tesbitiyle, “Zekât vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmekle zekât vermemek, sebeb-i ref-i bereket (bereketin kalkmasına sebep) olduğuna hadsiz vâkıat vardır.4

Zekât ekonomik hayata bereket getirdiği gibi en önemli bir fonksiyonu dâfi-i beliyyat olmasıdır. Yani bela ve musibetleri defeden, önüne geçen, engelleyen bir özellik taşımasıdır. Çünkü zekat başlı başına manevî bir sigortadır, servetin ilâhî muhafaza altına alınmasıdır. Diğer yandan “Zekâtı vermeyenin, herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.”5

Yapılan iyilik ve yardımlar, edilen hayır ve hasenatlar Kur’ânî bir prensip olan ‘zekât’ adına ve zekât niyetiyle verilmelidir. Çünkü zekât bir emrin yerine getirilmesi, ihmal edilen bir ibadetin ihyası, karşılığı sadece Allah’tan beklenen bir salih amel olması açısından çok büyük bir önemi haizdir.

Bediüzzaman’ın izahına göre:

İhsanlar zekât namına olmazsa, üç zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü,

1. Allah namına vermediğin için, mânen minnet ediyorsun, biçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun.

2. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun.

3. Hem hakikaten Cenâb-ı Hakkın malını ibâdına (kullarına) vermek için bir tevziat (dağıtım) memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfrân-ı nimet ediyorsun.

Eğer zekât namına versen, Cenâb-ı Hak namına verdiğin için:

1. Bir sevap kazanıyorsun.

2. Bir şükrân-ı nimet gösteriyorsun.

3. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye (el avuç açmaya) mecbur olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur.6

Her ibadetin olduğu gibi zekâtın bazı ahlâkî yönleri ve uyulması gereken ahlâkî prensipleri vardır. Hem zekâtı veren için, hem de alan için gözönünde bulundurulması gereken âdâb bulunmaktadır. Bu âdâba uyulmadığı zaman veren kişinin kaybı söz konusu olduğu gibi, alan insanın da manevi sorumluluğu vardır.

Bu âdâp ve şartları Bediüzzaman Bakara sûresinin 3. âyetinin tefsirinde şöyle dile getirir:

Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:

1. Sadakayı vermekte israf olmaması.

2. Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.

3. Minnetle in’âmın bozulmaması.

4. Fakir olmak korkusuyla sadakanın terk edilmemesi.

5. Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle, ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.

6. Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette (kötü yolda) değil, hâcât-ı zaruriyesinde (zaruri ihtiyaçlarına) sarf etmesi lâzımdır.7

Zekât sadece belli mallardan belli miktarda verilen bir ibadet değil, başlı başına bir kurumdur. Bu kurum o kadar bereketli ve hayırlıdır ki, dalları, budakları, yan ürünleri ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘amca oğulları ve yavruları’ vardır ki, her vesileyle fakiri, yoksulu, kimsesizi, muhtacı, dulu, yetimi ve düşkünü düşünmüş, ihtiyaçlarının karşılanması için birçok yollar çizmiştir.

Bunlar: Sadakanın bütün çeşitleri, infakın bütün türleri, yardımlaşmanın bütün yolları; adaklar, teberrular, Ramazan ayında verilen fitre, oruç fidyesi, yemin ve oruç kefaretleri, karz-ı hasen ve benzeri yollar…

Bunların hayata geçtiği ve yaşandığı takdirde toplum barışının, insanca paylaşımın ve mü’mince yardımlaşmanın gözle görünür bir hal aldığını herkes rahatlıkla yaşayacaktır. Hiçbir din ve medeniyet, mensuplarını bu kadar değişik ve farklı yollarla birbirine yaklaştıramamıştır. Ve hiçbir toplumda bu kadar çeşitli hayır yolları yoktur.

Zaten zekâtın kendisi tek başına bir köprüdür, toplum katmanları arasındaki bağı, bağlantıyı ve irtibatı en sağlıklı bir biçimde korur ve kollar. Bu köprüden geçmeyen, bu köprüyü kullanmayan bireyler, anarşi, kargaşa ve karmaşa seline kapılmaktan kendilerini alamazlar.

Zekâtın sarf yerleri ve harcama yolları vardır. Bunlar Tevbe sûresinin 60. âyetinde sekiz sınıf olarak belirtilir. Fakirler, yoksullar, borçlular, yolda kalmışlar gibi. Ama asıl zekâtın öyle zaruri bir harcama yeri vardır ki, bu milletin candamarı olan eğitimdir. Osmanlının geri kalışının, gelişen dünya şartlarına ayak uyduramayışının en büyük sebebi eğitim alanındaki ihmalidir. Bizim şu andaki perişan halimizin temel sebebi de eğitime yeteri kadar imkân ve zaman ayırmamış olmamızdır.

Yüzyılın başlarında hem dinî ilimlerin, hem de fen ilimlerin bir arada okutulacağı bir eğitim kurumunun hayata geçirilmesi için gayret gösteren ve gaye-i hayal olarak gören Bediüzzaman, “Parayı nereden bulacağız?” şeklindeki bir yaklaşıma zekât çözümünü getirir.

Zekâtı büyük bir çeşmeye benzetir. Bu çeşmenin yerinde kullanılmadığı için çöle aktığını ve bazı ‘aceze ve seele’nin, dilencilik sektörünün gelişmesine sebep olduğu tesbitinde bulunduktan sonra, bu çeşmeye güzel bir kanal yapılmasını ve bir havuza, bir baraja dönüşerek eğitim kurumlarının gelişmesine, canlanmasına, aranan insanın yetiştirilmesine sarfedilmesi tavsiyesini yapar. Ve şöyle bir yol gösterir:

Zenginler velev zekâtlarının zekâtını milletin menfaatine sarfetseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.”

Demek ki, zekât göründüğü kadarıyla dar anlamda bir yardım vesilesi değil, dünya kalkınmasının, insanlığın kendine gelmesinin ve kendini bulmasının vazgeçilmez bir aracıdır.


 

KAYNAKLAR:

1. RNK, İşârâtü’l-İcâz, s. 1951.

2. RNK, Rumûz, c. 2, s. 2343.

3. RNK, Sözler, Lemeât, s. 324.

4. RNK, Lem’alar / On Dokuzuncu Lem’a, s. 661.

5. RNK, Mektubat / Yirmi İkinci Mektup, s. 475.

6. RNK, Mektubat / Yirmi İkinci Mektup, s. 475.

7. İşârâtü’l-İcâz, Bakara Sûresi, âyet: 3, s. 1173.