Geçtiğimiz ay Türkiye’nin dört bir yanında aynı acı manzara vardı. Her yerimizi alevler sardı. Kavurucu sıcaklar ve rüzgârın da etkisiyle bir anda başlayan yangınlar, ormanlarımızı alevlere boğdu. Duman göğe yükseldi, gökyüzü is karasıyla kaplandı. Kuşlar yuvasını, sincaplar dallarını, insanlar umutlarını kaybetti. Yangın sadece ağaçları değil, anıları, güzellikleri ve yaşam alanlarını da yuttu.
Ormanlar bizim ciğerimiz deriz ya… O ciğerlerin yanışını izlemek, o büyük çevre felâketine şahit olmak çok acıydı. Günlerce süren mücadele boyunca itfaiyeci, ormancı, pilotlar ve gönüllüler, binlerce görevli, gece gündüz demeden çabaladı. Uçaklar defalarca sorti yaptı, helikopterler dağların arasından su taşıdı, insanlar elleriyle toprak attı söndürmeye çalıştı o azgın ateşi.
Kolay değil. Karşınızda gökyüzüne yükselen bir alev duvarı var ve sizin tek silahınız cesaret. Bir damla suya, bir nefes serinliğe hasret kalan ormanlar, insanların alın teriyle, dayanışmasıyla ancak günler sonra kontrol altına alınabildi. Geride ise kül olmuş yüzlerce hektar ormanlık alan, yitirilmiş sayısız can, göç etmek zorunda kalan hayvanlar ve örtüsünü kaybetmiş topraklar kaldı.
Tüm bu acı manzaraların arasında öyle anlar da yaşandı ki; onları görmek içimizdeki yangına su serpti.
Yangın bölgelerinde çekilen bazı görüntüler ekranlara yansıdı. Bunlardan birisi, yaklaşan yangında evini terk edemeyen engelli bir vatandaşımıza bir STK’nın görevlileri ulaşmıştı. Tekerlekli sandalyesinde evinde mahsur kalan vatandaşımızı sırtlarına alarak güvenli alana çıkardırlar. Alevlere rağmen büyük bir cesaretle, bir canı kurtarmanın hazzını yaşadılar.
Farklı bir noktada ise bir itfaiye eri, savrulan alevlerin arasında sürünerek canını kurtarmaya çalışan bir yılana hortumla su veriyordu. Yangının ortasında bir yılanın imdadına yetişmek ve hayatta kalmasına vesile olmak ayrı bir güzellik, onca telaşe içinde bir canlının hayatına değer verip yardımına koşmak daha başka bir güzellikti.
Fakat o günlerin unutulmaz görüntülerinden birisi vardı ki o bambaşka idi. Yangın söndürme helikopterlerinden biri, denizden aldığı tonlarca suyu alevlerin üzerine bırakmıştı. Ardından oradaki itfaiyeciler, küllerin arasında zıplayan bir şey fark etti. Bu küçük bir balıktı! Evet, denizden alınan suyla birlikte gelen bu balık, alevlerin ortasında küllerin içinde yaşamak için çırpınıyordu.
Bir süreliğine herkesin dili tutuldu. Yanmış ağaçların, kavrulmuş toprağın üstünde, küllerin arasında çırpınan bu balık, adeta “Yardım edin!” diye bağırıyordu. İtfaiye erleri hemen müdahale etti. Önce hortumla üzerine su tuttular, sonra boş bir su bidonunu keserek içine koydular. Balığı hayatta tutabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Onca yorgunluğun, terin, dumana bulanmış giysilerin arasında küçük bir balığın yaşaması için gösterdikleri çaba, insanımızın nasıl bir motivasyonla yangınla mücadele ettiğinin özetiydi: En küçük hayat için bile, en büyük fedakârlıktan çekinmemek…
Yangınların ardından envanterler yapılır ya; kaç hektarın yandığı, kaç evin zarar gördüğü, kaç ağacın kül olduğu tek tek yazılır. Ama hiçbir rapor, bir engellinin, bir yılanın ya da bir balığın yaşaması için heyecanla çırpınan insanları anlatamaz. Belki bu hatıralar yıllar sonra çocuklarına “Ben büyük bir yangında bir balık kurtarmıştım” diye anlatacakları anılarında karşılığını bulacak.
Hayatta küçük görülen şeylerde bile büyük mesajlar saklı olabilir. Allah, bazen bir yılana su veren eli gösterir, bazen bir engelliyi sırtında taşıyan merhametli omuzları, bazen de alevlerin ortasında bir balığı hayata döndüren bir yufka yüreği. O küçük balık, büyük bir merhametin sembolü oldu. Büyük alevlerin karşısında bile küçük canlıların yardımına koşan bir merhamet. İçimizdeki umuda güç veren bir merhamet. Bu merhameti aramızda, ilişkilerimizde ve işlerimizde de yaşatalım. Yaşatalım ki, biz de yaşayalım.
