TR EN

Dil Seçin

Ara

Hapishanesiz Hayat / Toplum

Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına hakaik-ı İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve manevî kıyametler başlarına kopacak...

Hutbe-i Şamiye

 

Hayat, iyi ve kötü yönleriyle bir bütündür. Yaşantımız sadece negatif yüklü olamayacağı gibi tamamen pozitif niteliklerle de yüklü olamaz. Kişisel hayatımızın inişli-çıkışlı seyri, sosyal yaşantımızda da geçerlidir. İnsanın yüzü, genelde hayra ve güzele dönüktür. Hayatın her alanında hep bu değerleri ararız. Olumlu ve faydalı özelliklerin hayatın her alanını kuşatmasını istemek insan olmanın gereklerindendir.

Kişisel ve toplumsal mutluluğumuzun temeli olarak gördüğümüz insanî ve ahlâkî değerleri, hayata geçirmekte acaba ne kadar başarılıyız? Bu sorunun cevabı kitap sayfalarından ziyade, yaşantımızın pratiğinde saklıdır.

Hayatı mutlu kılacak, olumlu çizgiye oturtacak değerleri saymaya kalktığınızı düşünün. Hepimizin bir çırpıda zorlanmadan sayabileceği bir çok insanî ve ahlâkî kavram vardır. Doğruluk, dürüstlük, şefkat, merhamet, samimiyet, hürmet gibi güzel ahlâkın gereği olan kavramlar ilk anda aklımıza gelirler. Fakat başka bir gerçek var ki, bu kavramları saymakta gösterdiğimiz beceri, kişisel ve toplumsal boyutlarıyla günlük hayatımıza yeterince taşınamıyor.

Her gün devasa boyutlarıyla ortaya çıkan ve toplumu derinden sarsan soygun ve vurgun olaylarını gördükten sonra, yukarıda saydığımız değerler karşısındaki konumumuzu sorgulama ihtiyacını duymak zorundayız. İthalat ve ihracattaki yolsuzluklar, vergi kaçakçılığı ve rüşvet gibi olumsuzluklar, dürüstlük ve ahlâk adına, her şeyin söylendiği kadar kolay olmadığını gösteriyor. Son aylarda her biri milyar dolarla ifade edilen yolsuzluk operasyonları, toplumdaki çürüme noktalarını ve belirtilerini çok ciddi boyutlarıyla acı bir realite olarak önümüze seriyor.

Gelinen bu olumsuzluk tablosu, çözüm adına herkesin elinde ne varsa ortaya koymasını kaçınılmaz kılmaktadır. İnsan egosunun kontrolsüzce hırsa yönlendirilmesi, hukuken ve ahlâken kabul edilemez sonuçlarını beraberinde getiriyor. Meşru olmayan yollardan elde edilen siyasi ve ekonomik gücün, hukukun işlemesini, imkânsız denmese bile, çok güçleştirdiğini örnekleriyle yaşıyoruz. Aslında, “yargının siyasallaştığı” görüşü, hukukun işlemesinde karşılaşılan zorluğu ifadenin itirafı değil midir? Ona rağmen hukuk, işlenmiş fiillerin hesabını elbette görecektir. Fakat hukuk ne ölçüde çözüm getirecektir? Toplumun kaynaklarını talan etmeyi huy ve siyasi gelenek haline getirenleri ıslah etmede, hukukun caydırıcı fonksiyonu yeterli olacak mıdır? Hukukta varolduğunu kabul ettiğimiz caydırıcı özellik, geleceğin muhtemel ‘banka boşaltma’ risklerini ortadan kaldıracak mıdır? Suç işlendiğinde müeyyidesini gösteren ceza kuralları, potansiyel suç ve suçlu ortamını bertaraf etmeye güç yetirebilir mi? Şüphesiz ki, hayır. Çünkü bu soruların olumlu karşılıklarını sadece hukukun kurallarından beklemek mümkün değildir.

İnsan, sadece maddi kurallarla denetlenemiyorsa, akli denetim yeterli olmuyorsa, o zaman kişiyi, değişik boyutlarıyla kavrayan daha etkin bir denetime almak zorundayız. İnsan gerçeği, sadece fizikî yapısı ve akıl duygusundan ibaret olmadığına göre, sahip olduğu maddi ve manevi gerçeklik içinde ele alınmak zorundadır. Aklın yanında insan olmanın gereği olarak önümüze çıkacak vicdan, kalp, ruh gibi duygular, insan tercih ve davranışlarını denetlemenin önemli alanlarıdır. Bu duygular, insaniyete lâyık inanç esasları ile terbiye edilirse, hem kendisine hem çevresine vereceği zararlar en aza iner. İnancın telkin ettiği değerleri kazanmak ve onun gereklerine göre yaşamanın insana sağlayacağı zenginlik ve sonuç, saadet-i dareyn denilen iki dünyanın mutluluğudur.

Günümüz insanı her alanda bu huzuru arıyor. Çünkü, insanın, iyiyi ve güzeli araması, “mükerrem” olmasının gereğidir. Fakat insan bu özelliğine bakmadan, zaaflarına kapılarak kötüyü, olumsuzu ve çirkini seçebiliyor. İnsanda varolan duygular, gerekli terbiye ve eğitimi görmezse, ifrat ve tefritler içinde hak ve hukukların ayaklar altında kalması kaçınılmaz oluyor. Çağımız insanı bu alandaki eğitim ve terbiyeyi ihmal ettiği ölçüde gerçek insan modeline yabancılaşmış kişilik arızaları ile topluma katılıyor. İnancın temin edeceği ideal kişilik formasyonu, her türlü olumsuz niteleme ile dışlanıyor ve bastırılıyor. Zihinlerin böyle dejenere edildiği bir ortamda insanların yalana, dolana tevessül etmelerine hiçbir engel kalmıyor.

Halbuki insan kâinat içindeki seçkin yerini görüp, yaratıcısının seçkin muhatabı olduğu şuuru ile hayata ve olaylara baksa, çirkin ve kötü işler yapmaya hakkı bulunmadığını fark edecek ve kendisini yine kendisi denetleyecektir. Önüne açılmış meşru alanda kalmanın her türlü beşerî ihtiyacı karşılamaya yettiğini ve yeteceğini hem aklıyla, hem vicdanı ile algılayabilecektir. Ne var ki, başta nefis ve hevesleri, çevresinde kendisi gibi düşünenlerin tahrikleri, insani boyutun kolayca aşılmasını netice veriyor. İnsanlık seciyeleri dumura uğramış böyle kimseleri hukukun yapacağı tazyik de fazla etkilemiyor. Islahını gerçekleştirmemiz gereken insan için uğradığımız başarısızlık, neticede bizi hapishane tiplerinden E tipi veya F tipini seçmeye götürüyor. Hapishanesiz hayat adeta düşünülemez oluyor.

Kâinat sarayında seçkin bir misafir olarak yaşatamadıklarımıza, hapishanelerden hapishane beğendirmek zorunda kalıyoruz. Kişilik aşınması maddi ve manevi hayatı tahrip ediyor ve çekilmez hale getiriyor. Sloganlaştırdığımız “çağdaş yaşam” ve insana lâyık hayat bu olmamalı.