TR EN

Dil Seçin

Ara

Kötülük Bir Çiçek midir?

KÖTÜNÜN NE OLDUĞUNU ARADIM VE ONUN BİR TÖZ OLMADIĞINI KEŞFETTİM. KÖTÜLÜK YÜCE BİR TÖZDEN YANİ TANRIM SENDEN YÜZ ÇEVİREN, BU İŞTEN ZENGİNLİKLERİ DAHA AŞAĞI SEVİYEDEKİ ŞEYLERE DÖNEREK, DIŞARDA GURURLA ŞİŞİNEN BİR İRADENİN AHLÂK BOZUKLUĞUDUR..’

AZİZ AUGİSTİNUS-KORİNTİLER 2-4

 

Şeytanı yontunca içinden ne çıkar dersiniz? Sanırım bu soruya batı kültürüyle beslenenler ile doğu—doğrusu tasavvuf—mistizmiyle bakanlar arasında çok ciddi fark ve hatta neredeyse birbirine zıt cevapları olacaktır.

Elbette nihayetinde bir filmden yola çıkarak ağdalı felsefî cümleler ile kafa karıştırmak değil niyetimiz. Bu yazımızda irdelemeye çalışacağımız ‘Hannibal’ filminden önce biraz geriye uzanıp, ülkemizde geçtiğimiz sene gösterilmiş olan başka bir film ‘The Cell-Hücre’ filmine göz atmak faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

Yönetmenliğini Tarsem Singh’in yaptığı film ülkemizde ne yazık ki bence hakettiği ilgiyi görmeden vizyondan kalkan bahtsız bir Hollyvvood eseriydi. Aslında dağıtıcı firma da Hücre’yi çok fazla izletmek niyetinde değildi. Zira gerek kilise, gerekse Amerika’da konuşlanan fanatik film eleştirmenleri filmden aşırı derecede rahatsız olmuş ve dindarları bu film aleyhine harekete geçirmek için inanılmaz bir kamuoyu oluşturma girişiminde bulunmuşlardı. Meselâ o dönem Newsweekly isimli gazete, filmin bir ‘paçavra’ olduğunu apaçık yazarken, Detroit Free Press, yönetmenin aklından zoru olduğunu ve filmdeki aktristin Meryem Ana’ya benzetilerek Hristiyanlığın aşağılanmaya çalışıldığını yazmıştı.

Peki batılı kamuoyunu aşırı rahatsız eden filmin konusu neydi?

Çok genel bir ifade ile yönetmen Sigh (gerçek soy ismi Dhandwar, yani Hollywood’a son dönemde el atan Hintli genç kuşaktan biri) filmde DNA sarmalında izleyeni rahatsız eden bir derinlikle insanı ve kötülüğü sorguluyordu. Bir dizi cinayet işlemiş (Bu cinayetler de sıradan ve basit değil. Kurbanlarını küçük bir cam hücreye koyup, içine her gün biraz su pompalayıp adım adım öldüren ve acı çektirmekten haz duyan bir katilin cinayetleri) psikopat katilin koma halindeyken bilinçaltına sızan genç bir psikoloğun insan beyni denen ummanda karşılaştıklarını batılı bakış açısıyla perdeye aktarıyordu.. Bizim âlay-ı illiyin ile esfel-i safilin dediğimiz insanın içinde saklayabildiği iki uç noktayı çarpıcı görsel bir şölen ile izleyiciye sunuyordu. Rahatsızlık veren buydu belki de.. Amerikan sinema sektörünün tutucu çevrelerini yönlendirmelerine rağmen gösterime girdiği anda (ilk iki gün içinde) 17.2 milyon dolarla box office listesinin başına oturan The Celi beraberinde çok ciddi bir tartışmayı da getirdi. Meselâ ünlü Amerikalı eleştirmen Michael Atkinson filmi yerden yere vururken bile Hücre’de Rus yönetmen Tarkovsky ve İtalyan yönetmen Fellini’nin ayak seslerinin duyulduğunu gizleyemedi. Aslında İslam tasavvufunda ‘şerrin yaratılması mı, yoksa şerrin kesbi mi şerdir’ ikilemiyle çözülmüş olan bu muazzam çelişki kiliseyi de sıkıntıya sokmuştu. Öyle ya, rahiplerin baş düşmanı olan ve insan bedeninden çıkarmak için alınlarının damarının çatladığı şeytan, neden hep orta çağ din kitaplarının sayfalarına gizleniyordu ki?

Aslında bu tür gerilim, korku ve bilim-kurgu filmlerine baktığımız zaman inanılmaz bir tutuculuğu beraberinde taşıdığını hayretle görürüz. Frankeştayn’ı meydana getiren doktor mudur kötü olan, yoksa hilkat garibesi kurbanı mı? Üniversite kampüsünde seri cinayet işleyen sapık katiller mutlaka başka bir kurbanın yakın akrabası çıkmazlar mı filmin sonunda? Halloven klasiğinde aslında insanların hor ve hakir gördüğü bir mağdurun intikamı anlatılmaz mı?

•••

İşte bu sene neredeyse tüm Oscar ödüllerini silip süpüren Gladyatör filminin yönetmeni Ridley Scott da Hannibal’da böylesi bir ikilemi anlatıyor bize. Kuzuların Sessizliği filminin danışmanı, entelektüel yönü güçlü ve acımasız bir katil olan psikolog Dr. Lecter’ı bu sefer kurban olarak çıkarıyor.. Suçun merkezi olan metropolden dinin merkezi Floransa’ya (İtalya) kaçıp sessiz-sakin bir hayat süren Hannibal’ı eski bir kurbanının intikam hisleri yine acımasızlaştırıyor. İlk filmdeki ‘kuzu ve sessizlik’ vurgusuna bu sefer güvercin ve batı klasik müziği eşlik ediyor. Hannibal’da paranın, intikam hırsının ve kariyer merakının tetiklediği kötülük hislerinin insan beyninde nasıl bir ur gibi büyüyüp insanı esir aldığını dehşetle görüyoruz. ‘Dehşetle görüyoruz’ zira kesilen kollar, deşilen karınlar ve iştahla yenilen beyinler hem izleyicinin midesini kaldırıyor, hem insanın nasıl olur da şeytandan bile daha kötü ve iğrenç bir duruma düşebileceğini gösteriyor. Hannibal, kilise duvarlarını süsleyen bir şeytan ikonası gibi yerinden çıkıp, modern yaşamın içine sızıyor.

Film inanılmaz bir derinlik ve görsel imgelerle sarmalanmış sanki. Katilin peşinde olan FBI ajanının ‘inancı’ sorgulanınca paniklemesi, önce kurban sonra acımasız katile dönüşen doktorun amber çiçeğini koku olarak kullanması ve yakayı bir parfümcüden bu kokuyu alırken ele vermesi, kariyer için arkadaşlarını bile harcayan ajanın ilk olarak iyilik hücrelerinin beyninden kesilip alınması bir ‘ince mesaj yağmuru’ gibi yağıyor üstümüze. Ve finalde şeytanla cehennem dostu olduğunu kabullenen doktorun, bir çocuğu kendine yakın hissetmesi. Şeytanın ve kötülüğün kıyamete kadar süreceğinin apaçık bir remzi gibi.

Kutsal kitabımızda şeytanın cennetten kovulmasına gerekçe olarak kibrin gösterilmesi boşuna değildir. Katilin en çok kendisini küçük görenlere saldırıp, samimiyet ile görevini yapan bir polis memurunun kılına dahi dokunamaması böylesi bir gerçeği işaret ediyor dersek, inanın metazori yapmış olmayız.

Hasılı, tahrif edilmiş bir kötülük ve şeytan kavramını açmayı deniyor Hannibal filmi. Batılı tasvir ediyor, mide bulandırıyor, iç burkuyor, yüz buruşturtuyor izleyiciye. Batı toplumuna tıpkı kahramanın finalde söylediği gibi ‘ben sadece ayna tutuyorum size’ diyor adeta.