“...Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkışmayın...”
— Hucurat Suresi; 12
...
“Sabah akşam Rabbinin ismini an ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O’na yönel.”
— Müzzemmil Suresi; 8
...
“Boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. Ve: “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Üzerinize selam olsun! Biz cahilleri istemeyiz.” derler.”
— Kasas Suresi; 28- 55
...
“Onlar boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirirler.”
—Mü’minûn; 23-30
İnsanlar insanların gizlerini araştırıyorlar. Çünkü insanlar insanların gizlerini ciddi ciddi merak ediyorlar. Başka merak edilecek bir şey yokmuşçasına. Varlıkla yokluk arasında gidip gelen kâinatta, varlığın kendisinin insan için önemli bir sorun olduğu kâinatta, insanlar insanların ne yaşadıklarını öğrenme telaşına düşüyorlar. İnsanların gizlerini bilenler bundan büyük bir gurur duyuyor. “Yalnızca ben biliyorum.” diyerek. Sonra bunu çevresindekilere satıyor kibirle. Fısıltılarla ve sessiz olmaya çalışarak.
Gizler gizlice yayılıyor. İnsan gizi bilmeyenler büyük bir eksiklik hissedebiliyor. Gizleri bilenlerden öğrenen bilmeyenler, birden sevinç histerisi nöbetine tutuluyorlar. Sanki hayatın hakikatini elde etmişçesine. Sanki kendilerine sonsuz bir hayat müjdelenmiş de onun esrimesini yaşıyor gibiler. İki insanın arasında yaşananlar sadece onların gizi olarak kalamayabiliyor bu gezegende.
Birisinin gizini araştırmak bir zulümdür. Çok zulüm işleniyor bu gezegende.
...
İnsanlar birbirinin yaşamlarına fütursuzca giriyorlar. Sınır tanımadan. Kimi zaman buna hakları olduğunu bile zannederek.
Her sınır tanımama bir zulümdür. Çok zulüm işleniyor bu gezegende.
...
İnsanlar insanları konuşuyor. Tam o anda kâinatın bir köşesinde bir yıldız yaratılıyor. Karadeliklerde bir yıldızın hayatı söndürülüyor. Gökte ay tebessüm ediyor. Yaratıcının sonsuz isimleri kâinatın her köşesinde tecelli ederken; tecelli eden isimleri müşahede etme görevini bırakabiliyor insan. Kardeşinin etini yemeye benzer bir eyleme tercih ediliyor vazifeler.
İnsanlar insanları çekiştiriyor. Kardeşinin etini yeme eylemi gibi alçakça davranışlara giriveriyoruz birden. Yaptığımız gıybetten dolayı sıkıntıya düşen ruhumuzun ve vicdanımızın sesini kısmak için yine şeytan çıkıyor ortaya. Aklımıza şeytanca bir düşünce geliyor. Bize, yaptığımızın gıybet olmadığını telkin ediyor. Belki de sıklıkla yapılanlardan biri, “Biz gıybet yapmıyoruz. Amacımız gıybet etmek de değil. O kişi ile ilgili, onun iyiliği için ne yapabiliriz diye böyle konuşuyoruz.” oluyor. Gelin görün ki, Mektubat’ta böyle demiyor. Gıybetin kendi hevesimize göre tanımından bizi çıkarıp, onun Rab katındaki tanımını veriyor bize; “Gıybet odur ki; Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.”
İnsanlar insanların dedikodusunu yaparak insanlar insanların manevî kişiliklerini öldürüyor. Bir insanın kişiliğini öldürmek bir zulümdür. Çok zulümler işleniyor bu gezegende.
...
Halbuki insan çekiştirilecek bir nefsi içinde taşıyor. Burnumuzun dibini göremiyoruz. İçimizdeki şeytanımızın şeytanlıklarını göremeden haince oklarla saldırıyoruz bir mü’min kardeşimizin meleksi özelliklerine. İncinen yalnızca meleksi özellikleri olmuyor elbet. Meleksi özellikleri her daim müşahede eden melekleri de incitmiş oluyoruz. Ya da şeytansı bir özelliğini fırsat bilip, sanki tam da bu fırsatı kolluyormuş gibi, diğer tüm meleksi özelliklerini mahkum ediverebiliyoruz.
Bazen de bir kimseye kafayı takıyoruz. O kimse gözümüzde birden cani kesiliveriyor. “Birinin hatasından başkası sorumlu olmaz.” hakikatini fütursuzca çiğneyebiliyoruz. İçimizde öfke ve kızgınlık hissettiğimiz kimsenin arkadaşları, akrabaları da nasibini alıveriyor hemen. Birçok hastam binlerce kez aynı şeyden yakınıp durdu yıllarca: “Kocamla/hanımımla ne zaman kavga etsek, o zaman kocam/hanımım birden aileme karşı da düşman kesiliveriyor. Onlara da küsüyor.”
Birisinin hatasından başkasını da sorumlu tutmak bir zulümdür. Çok zulümler işleniyor bu gezegende.
...
Tenkitçilik hastalığı sarmış dört yanımızı. Kibirli ve mağrur nefisler bir şey beğenmiyor. Onun şusu var. Ötekinin busu. Başka birinin başka bir kusuru. Arkadaşlık edecek, dostluk kurulacak, Allah adına birlikte bir şey yaşanılacak kimseler yok gibi bir algılama üretiyor nefis. Her olay, her durum, bir de bakıyorsunuz, mağrur bir nefsin büyüteci altında inceleniveriyor. Takdir etme, beğenme; takdir ettiğini, beğendiğini iman kardeşine, arkadaşına, dostuna, akrabasına, hatta ve hatta eşine söyleme yanlışlıkla ‘yalakalık’ olarak algılatılıp benimsetilmiş şeytan tarafından. Takdir etme, beğenme ve bunu söyleyebilme diye bir haslet on dört asır öncesinde, Peygamberde bırakılmış sanki. Takdir edebilmenin bir sünnet olduğu, dolayısıyla şimdinin iman kardeşliğinin bir gereği olduğu bile bilinmiyor.
İnsanlar insanlarının davranışlarını gözetler olmuş. Nefisler tam bir dikkat içindeler—şimdi onun, bunun, berikinin neyini tenkid edebilirim diye. Ve insanlar birbirlerinin yanlışını ister olmuş. Bu yüzden kişiler birbirlerine karşı kendilerini garda almışlar. Her an birisi açığınızı yakalayıp tenkid okunu salabilir üzerinize bu gezegende. Zamanımızın en büyük hastalığı narsizm ise eğer; narsizmimizin kendisini en iyi gösterdiği yer de, kimseyi beğenmemek ve insanlarda memnun olacak bir nokta bulamamak...
Takdir edilecek bir davranışı nefsin tenkid etmesi bir zulümdür. Çok zulümler işleniyor bu gezegende.
...
İnsanlar insanların kararlarına müdahale ediyorlar. Çoğu zaman, kendilerinin fikri sorulmadan bile. Anneler-babalar, Yaratıcılarına karşı kendi adlarına sorumlu oldukları bir yaşa geldikleri halde, “Seni ben büyüttüm ve senin hakkında en iyi olanı ben bilirim.” iddiasıyla ve vehmiyle, çocuklarının kararlarına müdahale ediyorlar. Eşler birbirlerinin kararlarına müdahale ediyor. Arkadaşlar birbirlerinin hayatlarına ve kararlarına karışıyorlar. Arkadaş bile olmayan ve hatta araları iyi olmayan insanların bile birbirinin kararlarına karıştıklarını görüyoruz bu gezegende. Bu karışmalar, sanki karşıdaki insanın cüz’î iradesi yokmuşçasına gerçekleştiriliyor. Yaratıcı bile insanın aklına kapı açmakla birlikte iradesini elinden almaz iken... İnsanın seçimleri ile var olduğu gerçeği unutuluyor. Bunlar, “Senin iyiliğin için!” şeklinde rasyonalize edilerek yapılıyor. Bir yanlışa yalan bir kılıf giydirerek “Sen bilmezsin; ben bilirim.” diyen benlik, bir kere daha dişini gösteriyor. Şeytanın elinde yine zafer işareti!
İnsanlar size özgü olmasını istediğiniz, sizin tercihinizle var olmasını istediğiniz ve hesabını hayatınızı veren Rabbinize kendiniz olarak vermek istediğiniz bir hayatı, sizin hayatınızı kendileri şekillendirmeye çalışıyorlar. Hayatınızın iyi yönlerinin övgüsünü kendilerine, kötü yönlerinin faturasını ise size yüklemek sevdasıyla yapıyorlar bunu. Akla kapı açmak yerine bir insanın irade ve ihtiyarını elinden almak bir zulümdür. Çok zulümler işleniyor bu gezegende. Hem de çok fazla.
...
İnsanlar gizlerinizi elinizden almak istiyorlar. Size ait bir şey kalmasın istiyorlar. Sizi bu yolla teşhir etmek istiyorlar. Size özel olan bir şeylerinizin olması belki de haset uyandırıyor.
İnsanlar insanların gıyabında hükümler veriyorlar. Yüzlerine aynı hükmü söyleme cesareti gösteremeden. Arkasından, yargılama seansı geliyor. Sonra cezalar kesiliyor. Hem de en ağırından. Narsizm bir kez daha kendini gösteriyor. “Ben her şeyi bilirim. Son sözü ben söylerim. Ben ne diyorsam, ne düşünüyorsam o doğrudur.” narsizmi bu da.
İnsanlar insanlar hakkında ‘iman-ölçer’lik yapıyorlar. “Senin imanın zayıf, sen adam olmamışsın, sen git iman tazele!” nidaları atarak. Mutlak Yaratıcının işine karışarak. Âlem-i gaybda, O’nun sonsuz bilgisinde olanı bildiğini zannetme gafleti veya bunu iddia etme cesareti göstererek. Benlikler şaha kalkıyor. Şeytan kıs kıs gülüyor. Şeytanın elinde yine zafer işareti! Benlikler şeytanın elinde bir oyuncak. “Senin imanının derecesini ben bilirim.” demek bir zulümdür. Çok zulümler işleniyor bu gezegende.
...
İnsanlar insanlarla çok rahat bir şekilde eğleniyorlar. Lakaplar takıyorlar. Alaya alıyorlar. İnsanın Yaratıcısı insanı alaya almıyor oysa. İnsanı muhatap alıyor.
Haddimizi bilmeden dönüp duruyoruz şu gezegenin yüzeyinde. Üzerinde yaşatıldığımız gezegen bile haddini bilirken. Haddini bilmemek bize pahalıya mal oluyor; özel hayatlarda karmaşa kol geziyor. Özel hayatlar özelliğini yitiriyor. Haddini bilmemek, özel hayatları rencide etmek bir zulümdür. Çok zulümler işleniyor bu gezegende.
...
Bütün bunlar nasıl oldu da başımıza geldi? Gizli kalmaması, açığa çıkarılması gereken şey hayatın hakikati olduğu ve bunun için de çok fazla zamanımızın, enerjimizin, ikinci bir fırsatımızın olmadığı bir hayatta; hayatın gizini bizlere yaşamıyla da sunan en sevgili, en insan insan olan Resûlü unuttuk. Onun yaşamındaki gizlerin peşine düşmek yerine, nefsimizin alçak meraklarına takıldık. Ve nefsimize zulmettik.
Hayatı yaşarken ya insanları anarız, ya da Kâinatın Rabbini. Kâinatın Rabbi yerine bir insanı anmak O’nun her bir esmasına bir zulümdür. Ve, O’nun esması sonsuz olduğuna göre, sonsuz bir zulümdür. Sonsuz zulümler işleniyor bu gezegende...
