Bir bebek... Dünyadaki ilk çığlığının ardından nefes nefese tutunacak bir yer arıyor. Avuçlarına dokunan her şeyi hiç tereddütsüz kavrıyor, tutuyor, sarıyor. Dünyaya elleriyle tutunuyor.
Bir kalem... Avuçlarına sıkı sıkıya tutunduğu elin hareketleriyle kara çizgiler bırakıyor ak kâğıt üstüne... Bir hayalin siyah gölgelerini düşürüyor kâğıda, bir düşüncenin harflere sızan aydınlığı taşıyor ellerin ayasından ve kalemin ince ucundan.
Bir dokunuş... Ana yüreğine varan sözsüz kelimelerin, dile gelmeyen ve dudağa sığmayan derin sözlerin tırmanışı başlıyor parmaklar arasında... Annenin parmaklarının boğumlarında şefkatli bir kalbin kıpırtıları dolanıyor, sevginin ele avuca sığmaz heyecanı eller arasında dokunuyor.
Bir kavrayış... Avuçta sıkı sıkıya sarılı bol rakamlı kâğıtlar ele avuca gelmez koyu hırsları, elden düşmez derin düşkünlükleri ele veriyor.
Sıkılmış bir yumruk... Gizli köşelerde verilen sözler, gözlerin karasına sinmiş isyanlar, sessizce razı olunmuş keskin kararlılıklar bir sıkı yumruğun kıskacına akıp taşıyor, durulup kristalleşiyor, isyanın ağırlığını taşıyor eller.
Çözülmüş bir el... Bir ömrün beklenmedik vedası, eldekilerin büsbütün terk edilişi, elinde olmadan elden gidenlerin resmi, yitirilmişliğin ve yitikliğin el değmemiş tablosu. Parmaklar arasından kayıp giden hayat.
Açılmış bir el... İstemenin son hâli, bu dünyadan geçip ötelere sığınmanın, elden gelmeyenlerin ve elde olmayanların ilanı. Elden gelen bir dua, elde kalan tek şey istemek.
Ve şimdi... Burada bu satırları yazarken klavyenin tuşlarında gezinen parmaklarım kendilerine odaklanmanın telaşıyla, biraz tereddütle ve biraz heyecanla geziniyorlar. Parmaklarımın klavyeye her vuruşunda bir harfi seçiyor, harfler arka arkaya dizildikçe aklımda gizli kalan bir anlamı ortaya koyuyorum. Parmak uçlarımdan bu satırlara dökülüyorum.
Doğrusu, sadece ben değil ve sadece bu yazıda değil, insanın neredeyse tüm halleri ele düşer, neredeyse tüm insan eylemleri elde biçimlenir. Her insan, tıpkı ilk doğduğu gündeki gibi bu âleme elle tutunur, âlemle buluşmamız ellerimiz üzerinden gerçekleşir.
Eşya ile ilişkimizi ifadelendiren kelimelerin elimizin hareketlerinde sembolleşmesi bu yüzdendir. ‘Ele geçirmek’, ‘el altında tutmak’, ‘elde tutmak’, ‘elden çıkarmak’, ‘el üstünde tutmak’, ‘el atmak’, ‘el vurmak’, ‘ele almak’ gibi deyimler, eylemlerimizin elimizin etrafında gidip geldiğini anlatır. Somut el hareketlerini anlatan ‘dokunmak’, ‘kavramak’, ‘avucunun içine almak’, ‘parmağında oynatmak’, ‘okşamak’ ifadelerinin elden öte soyut anlamlara doğru derinleşmesi, hayallerimizin ve düşüncelerimizin de elimizde avucumuzda biçimlendiğine işaret eder. ‘Dokunmak’ ve ‘okşamak’ gibi hem somut hem de soyut anlamı birlikte kucaklayan ifadeler ruhumuzun sık sık elimize taştığını ve elimizle dışarı taşındığını hatırlatır. Sanki elde avuçta olanın hepsidir elimiz.
İnsan eli, insanın eşya ile ilişkisinin başlangıcı, eşyaya hükmetme ayrıcalığının sembolü, dışımızı içimizden geldiği gibi değiştirme/dönüştürme arzumuzun aracı, içimizi dışarı taşıma telaşımızın uzantısı ve içimizde saklı olanı açığa çıkarma derdimizin elçisidir. İnsana özgü iki temel duygunun, yani sahiplenmenin ve özgür iradenin ‘el’ etrafında odaklanması bu yüzden olsa gerek. Sahiplenme niyetiyle bakınca, tüm bir varlığı ‘elimizde olanlar’ ve ‘elimizde olmayanlar’ diye ayırırız. Yitirdiklerimiz ‘elimizden kayar gider’, istemediklerimizi ‘elden çıkarırız’; kavuştuklarımızı, bulduklarımızı ve biriktirdiklerimizi ise ‘ele geçirir’, ‘el altında’, ‘elde avuçta’ tutarız. İrademizin yetmediği şey ‘elimizde değil’dir, gücümüzün erişmediği iş ‘elimizden gelmez’, ‘elden gelen’ ve ‘elimizde olan’ ise pek azdır; elden ne gelir! ‘El bağlamak’ bir yüce makama teslim olarak iradenin terk edilmesini, ‘el sıkışmak’ ise iki ayrı iradenin bir gaye etrafında paralelleşmesini ve bir’leşmesini ifade ediyor olmalıdır.
Karakterimiz bile elimize düşer bu yüzden: ‘eli açık’ cömertler, ‘eli delik’ savurganlar, ‘eli sıkı’ cimriler, ‘eline kimsenin su dökemediği’ hünerliler, ‘ele avuca sığmaz’ yaramazlar, ‘eli uzun’ arsızlar, ‘temiz el’li güvenilir insanlar, ‘eli koynunda’ yetimler, ‘el değmemiş’ güzellikler, ‘elinden çektiğimiz’ zalimler tanırız.
Bir kimseye ya da eşyaya verdiğimiz değeri elimizde belirleriz. ‘El üstünde’ tuttuklarımız vardır örneğin, ancak ‘elden düşürdüklerimiz’ ve ‘el kirimiz’ olan, ‘elimizin tersiyle ittiklerimiz’ de olur. Bir ustalığı, bir maneviyat birikimini devrederken ‘el veririz’; sanki bir mürşidin veya bir ustanın yapıp ettiği her şey elindendir de, müridine yahut çırağına ‘el verir’ken bütün kimliğini devreder, tüm varlığını verir.
‘El avuç açmak’, iradenin bittiği yeri, gücün-kuvvetin tükendiği sınırı ifade ediyor olmalı ki, açık ve hareketsiz bir el, irade ve gücü temsil etmekten çıkıp, elin ötelere uzanan dua halini temsil eder, “isteme” görevini üzerine alır. Öyle ki, almak da, vermek de el üzerinde gerçekleşir: ‘Veren el’ olmak da, ‘alan el’ olmak da elin kaderidir.
El insanın iç dünyasından dış dünyaya uzanan iradesinin ve niyetinin görüntüsüdür. ‘Kalem tutan el’ ile ‘silah tutan el’ bir savaş-barış karşıtlığının iki ucunu temsil eder. Gandhi, ünlü sözünde, barışı ve savaşı, nefreti ve sevgiyi elin iki temel hareketinde özetler: ‘Sıkılmış bir elle bir başka eli sıkamazsınız.’
İnsan ruhunun dışarıya taşıdığı ellerin ucundaki her bir parmak ucunda, her bir insanın yeganeliğini ortaya koyan parmak izleri işlenmiştir. Sanki, parmak uçlarımız ne kadar bize özgüyse, parmak uçlarımızla dokunarak, avucuzumuzda kavrayarak, elimizle tutunarak ördüğümüz tercihlerimiz ve yapıp ettiklerimiz de kimliğimizi o oranda özel olarak ortaya koyuyor. Bazen bir kalemin ucundan, bazen bir fırçanın dokunuşundan, bazen bir silahın tetiğinden, bazen bir iğne ucundan taşarız
dünyaya. El, iç âlemimizi yansıtan bir ayna olduğu gibi, dış âlemde sahip olduklarımızı ve sahip olamadıklarımızı belirleyen, elimizden gelen ile elimizden gelmeyenleri ayıran gerçek sınırdır.
İnsan eli, bilim dünyasının hâlâ daha kavramakta ve anlatmakta zorlandığı bir estetik ve hareketlilik anıtıdır. Estetiğin çoğu zaman hareketlilik aleyhine geliştiği, hareketliliğin ise estetikten mahrumiyetle gerçekleştiği hatırlanırsa, insan elinde estetik ve hareketliliğin birlikte ve birbirine engel olmadan tamamlandığını görebiliriz. El, ne estetik adına hareketten alıkonmuştur, ne de hareketlilik adına estetikten mahrum edilmiştir.
El, insanın eşya ile olan ilişkisinin temas noktalarını oluşturan, dokunmak, kavramak, tutmak, yakalamak, fırlatmak, avuçlamak, okşamak, sıkmak, itmek, çekmek, yoğurmak gibi sayısız eyleme göre ayarlanmıştır. Öyle ki, el hiçbir eşya ile temas biçiminde acemilik çekmez; herkes için ve her şey için hazırlıklıdır, her yabancıya göre hazırladığı bir tutuşu ve kavrayışı vardır.
İnsan eli, toplam 27 kemiğe giydirilmiş onlarca kas ve onlarca eklem üzerinde biçimlendirilmiştir. Bedene en uzak yerde parmak uçları yer alır, daha sonra parmaklar ve avuç, ve nihayet el bileği. Elin tüm bir hayatımızı biçimlendiren ve hayatımıza renkler düşüren öyküsü burada başlar, ama burada bitmez; belki hiçbir yerde bitmez. Elimize geçecekler, elimizin altında bulunacaklar, dokunacaklarımız ve okşamak istediklerimiz giderek artıp çeşitlendiğine göre, elimiz, senaryosu baştan belli olmayan bir büyük serüvende her role hazır, eli her işe yatan, elinden geleni yapan, ele avuca sığmaz bir başrol oyuncusu olmayı sürdürecektir.
Elimiz, iğneden ipliğe, düğmeden direksiyona, kapı kolundan klavyeye, piyanodan haltere, oltadan kaşığa kadar, bir ömür içinde temas edebileceğimiz tüm basit ya da karmaşık alet ve cihazların gizli ve vazgeçilmez parçası gibidir. Arkasında el olmayan bir kalem, tetiğine parmak dokunmayan bir silah, el değmeyen bir bıçak, avucumuzda yoğrulmayan bir hamur, parmak uçlarımızın değmediği bir saz, parmaklarımızda olmayan bir yüzük ne kadar yalnız, ne kadar zavallı ve ne kadar anlamsızdır. Elimiz eşyayı dönüştürüp değiştirdiği kadar, eşyanın varlığına anlam veren, eşyaya kıymet kazandıran, soğuk ve sessiz olan cisimlere sıcaklık ve sevecenlik katan ‘büyüleyici’ bir insan dokunuşunu taşır, sonsuz seven bir kalbin sıcağını bulaştırır, ruhumuzun sessiz konuşmasını diğer insan tenlerine aktarır.
Elin hareketleri, dış dünyanın biçimini değiştirmeye ve eşyayı bize yakınlaştırmaya ve yakıştırmaya ayarlıdır. Bu hareketlerin hiçbirinde işlevsellik ve estetik arasında bir çekişme yoktur. Örneğin bir kadehin zarif parmak hareketleriyle kavranması hem estetik gerekleri hem de işlevsel zorunlulukları yerine getirir. Bir piyanonun tuşlarında gezinen parmaklar ya da bir sazın teline vuran el, müziğin kendisi kadar ahenkli ve seyredilmeye değerdir.
Elimiz sadece fiziksel hareket becerilerinin sonsuzluğu ve pürüzsüzlüğü ile değil, ruhumuzla olan yakınlığı nedeniyle de fizik-ötesi becerileri de yerine getirir. Sözgelimi, ‘okşamak’ sadece el hareketi olduğu halde, ardında bir kalbin sonsuz şefkatinin derinliğini saklar ve açığa çıkarır. İnsan ‘dokunuş’u tende gerçekleşse de, ten yufkalığında kalmaz, tenden öte anlamlar ve yakınlıklar taşır.
Elimiz, ele avuca sığmayan bir lütfun uzantısıdır kısacası. Elimizin asla erişemeyeceği ancak elimize usulca indirilmiş bir ihsanın gölgesidir.
...
OMUZ: BEYNİMİZİN TAŞIYAMADIĞI AĞIR YÜK
Elimiz dış dünyaya doğru uzandığı kadar, içimize, gövdemize doğru da uzanır. Elin tüm hareketleri el bileğinden geriye doğru derinleşir. El hareketleri tüm bir kolu ve omuzu ve hatta omuz kemiklerinin bağlı olduğu kürek ve köprücük kemiklerini ve bunların temas hâlinde olduğu göğüs kafesi kemiklerinin tümünü ilgilendirir. Parmak uçlarımızdan başlayan el hareketlerimiz bu ince uzun hat boyunca düzenlenir, koordine edilir.
En azından omuzumuzun elimizle ilişkisini görerek, bu hattın nasıl çalıştığına dair bir bakış kazanabiliriz.
Omuzumuz elimizin kaldırma işinde, çok basit kalacak bir benzetmeyle ‘vinç’ görevi üstlenir. Ancak omuzlarımız bildiğimiz hiçbir vinçte olmayan özellikler barındırır. Birincisi, vinçler sabit bir zemin üzerinde çakılı durduğu halde, omuzlarımız sürekli hareket eden ve her yönde eğilebilen bir beden üzerindedir. İkincisi, vinçler yükü üç boyutta doğrusal olarak hareket ettirebildiği halde, omuzlarımız üzerinden her türlü hareketi sıklıkla ve ani olarak değiştirebilir ve üç boyuttaki hareketleri hızla ve pürüzsüz biçimde kombine edebiliriz. Üçüncüsü, vinçler taşıdıkları yüke sadece yön verir ve taşırlar, vinçin ucundaki kepçenin hareketlerine fazla katkı sağlamazlar; ancak omuzumuz elimizin tutma, sıkma, kavrama, sarılma, fırlatma, yakalama, ince iş görme gibi hareketlerine aktif olarak katılır.
Tüm bunları daha yakından kavramak için, bir inşaat işçisinin bir torba çimentoyu bir kat yukarı taşımasını izleyelim. İşçinin her adımında bedenin konumu değiştiği gibi, denge merkezi de bir ayaktan diğerine geçer, her adımda âdeta ‘vinç’in ana direği yer değiştirir ve vinçin dengesi yeniden kurulur. İşçi sağa ya da sola eğildiğinde ya da çimento torbasını bir omuzundan diğerine aktardığında, torbanın omuz üzerindeki ya da kolu üzerindeki pozisyonu değiştiğinde de aynı şey olur. İşçinin ayağı yürürken hafifçe kaymış olsa, omuz üzerindeki yükün dengesi yeniden sağlanmalı, bedenin dik pozisyonda kalması için hızla ayarlamalar yapılmalıdır. İşçi tüm bu hareket değişiklikleri sırasında, kas-iskelet sisteminden gelen ağrı sinyallerini de değerlendiriyor olmalıdır; Çünkü kaslarının, eklemlerinin, eklem kirişlerinin, kemiklerinin yük ya da gerilim taşıma kapasitesini aşarsa, ciddi biçimde yaralanabilir.
Bu sürekli denge konumu öylesine karmaşıktır ki, omuzda bir yük taşımanın dengesizliklerini algılama ve kontrol etme işi, insanın kendi düşüncesine bırakılmamıştır. Eklemlerin yük taşıma sırasında aldıkları yeni açılar, yükün eklemlere dağılımı, pasif ve hareketli kuvvet miktarları ile ilgili o kadar çok veri, o kadar hızla ve bir arada gelir ve o kadar hızla hesaplanmalı ve ayarlanmalıdır ki, insan beyni bir ‘inşaat işçisi’ne terkedilen bu sözde basit işi yapmakta aciz kalır. Elimizin yük taşıma ve kavrama hareketleri esnasındaki omuzdan parmak uçlarına kadar uzanan tüm denge ayarlamaları, kas ve eklem hareketleri, sinir sisteminin otomatik bölümü üzerinde, yani ‘elimizde olmadan’ yerine getirilir.
...
BAŞ PARMAK: ELDE VAR ‘BİR’
Elimizin tüm hareketleri başparmağın yanıbaşında olup biter. Kaldırma, kavrama, tutma, sarma, sarılma, tutunma, sıkma, yoğurma gibi sayısız işlerde el kasları çok değişik pozisyonlar alırlar, ele avuca sığmaz hareketler yaparlar. Ne kadar karmaşık ve anlaşılmaz görünürse görünsün, el hareketlerinde değişmeyen basit bir kural vardır: Nadir istisnalar dışında, her hareket için mutlaka başparmağa ‘başvurulur’. Başparmaksız bir el, işlevinin yarıdan fazlasını kaybeder. Bu yüzden, 5-1=4 hesabı, el için geçerli değildir; beş parmaktan birini (başparmağı) kaybettiğinizde geriye dört parmaktan çok daha azı kalır.
Evrimciler, alışkanlık gereği insan eli ile sözümona ‘daha az gelişmiş’ diğer hayvan ‘elleri’ni kıyaslarken, insanda başparmağın varlığını evrim için çizdikleri hayalî gelişme çizgisi içine oturtmakta zorlanırlar. Başparmağın insan elindeki konumu ve fonksiyonu ‘zamanın geçişiyle açıklanamayacak ‘çok keskin bir sıçrama’ örneğidir evrimcilere göre. Başparmağımız, elimizdeki zarif ve dengeli duruşu ve hareketleriyle, evrimcilerin ‘uzun zaman içinde’, ‘her nasılsa’, ‘yavaş yavaş ortaya çıktı’ gibi muhakemelerinin boş, anlamsız ve oyalayıcı niteliğine parmak basar.
Başparmağımız, en az omuzumuz kadar, hareketlilik ve kararlılığın eşsiz bir uyumla birlikteliğinin ifadesidir. İnsan elinin tüm marifetlerinde başrolü oynayan diğer dört parmaktan hiçbirini yalnız bırakmaz; el hareketinin güçlü, kararlı, uyumlu ve estetik olması için her bir parmağa hemen omuz verir, her parmağın yanıbaşında yer alır. Bu yüzden, elde, bir tasarım çelişkisinin şık çözümünü okuyabiliriz. Başparmağın diğer dört parmakla sadece yan yana değil, karşı karşıya temas kurabilmesi için, hareket noktası diğerlerinden geride olmalıdır. Ancak diğer parmaklarla uç uca gelmeye yetecek uzunlukta da olmalıdır. Bu denge sayesinde, elimizde biraz daha geriden başlayan ancak diğer parmak uçlarına da erişebilen başparmağımız, diğer dört parmağın aksine, tüm yönlerde ve diğer parmaklardan bağımsız olarak hareket edebilir. Bu karmaşık hareket sistemi, başparmağa bağlı sekiz (bazen dokuz) ayrı kasın koordineli hareketleriyle tamamlanır.
Şimdi başparmağın üç ayrı kavrama hareketindeki başrolünü birlikte izleyelim:
İpi İğne Deliğinden Geçirmece (İki Parmaklı Hareket): Başparmak ve işaret parmağı karşılıklı buluşarak, hem hassas hem de yeterince kuvvetli bir kavramayı gerçekleştirirler.
Çay Bardağı Tutmaca (Üç Parmaklı Hareket): Sıcak bir cismi olabildiğince az yüzey teması ile yeterince sıkı biçimde kavramak için başparmak-işaret parmağı-orta parmak buluşurlar.
Elma Soymaca (Beş Parmaklı Hareket): Tuttuğumuz cisme avuç içinde yeniden pozisyon vermek gerekiyorsa, el ayasını ‘yastık’ olarak kullanarak, işaret ve orta parmak sabit kalmak üzere başparmakla cismi hareketlendirebiliriz.
...
EL HAREKETLERİ: SONSUZ VE PÜRÜZSÜZ
El hareketleri öylesine çeşitlidir ki, el mekaniğini çalışan araştırmacılar kesin bir gruplandırmada anlaşabilmiş değiller. Ancak, elin temel fonksiyonları açısından bir gruplama yapmak şimdilik işimize yarayabilir. El hareketleri, (1) kavrama hareketleri ve (2) kaldırma hareketleri olarak ikiye ayrılabilir. Kavrama hareketlerinde ince pozisyon ayarları, kaldırma hareketlerinde ise ağırlığa karşı direnç öne çıkar. Bir ipin iğne deliğinden geçirilmesinde ya da klavyede on parmak yazı yazmada elin ince pozisyon ayarlarından söz edebiliriz. Ağır bir taşın kavranıp yerinden kaldırılması ise daha çok kaldırma
fonksiyonu tarafına düşer. Yine de bu hareketler birbirinden kesin olarak ayrılmaz. Örneğin çekiçle çivi çakarken, önce sapı kavrar ve kaldırırız, çiviyi çakmak için keseri hızla indirirken ince ayarlama fonksiyonu da devreye girer. Tüm bu el becerilerini yaparken bize düşen, sadece niyetimizi ortaya koymaktır. İş göreceğimiz eşyaya uzanır uzanmaz, omuz ve kol eklemlerimiz ve kaslarımız karmaşık pozisyonlarını alır, avuç içimiz biçimlenir, parmaklarımız gereken harekete hazırlanır, eşyaya temas eder etmez omuzumuzdan parmak uçlarına kadar hızlı ve ahenkli bir güç transferi başlar. Görülen o ki, elimize biçim veren sayısız bileşenli hareket sisteminin yönetimi elimizde değildir. Omuzumuzdan parmak uçlarımıza kadar süregelen eşsiz bütünlüğü sağlamaya elimiz yetişmez.
