17 Ağustos’tan beri gündemimize daha bir yerleşti korku. Eskiden beri yaşadığımız hırsız, hayalet, karanlık, yükseklik vb. korkularının yanına bir de deprem korkusu eklendi. Kimi evlerini terk etti, kimi uykularını. Kimi şehrini değiştirdi, kimi dua şeklini. Her gün, her yerde “nasıl yeneceğiz bu deprem korkusunu?” konulu sohbetler yapıldı; hatta konferanslar düzenlendi. Birine de beni çağırdılar. “Bize deprem korkusunu anlatın.” dediler, anlattım:
Korku hissi bu hayatı korumak için verilmiş, hayatı zehir etmek için değil. 10-20 ihtimalden bir ihtimal ile korkmak mantıklı olabilir. Ama binde bir ihtimalden korkmak, hem mantıksızdır, hem hayatı azaba çevirir. Meselâ İzmit merkezinde oturan birini düşünün. İlk depremde 400.000 nüfuslu şehir merkezinde 4.000 civarında kişi öldüğüne göre ölüm ihtimali %1’dir. Üstelik o şiddette bir depremin yakın bir gelecekte İzmit’te yeniden olma ihtimali ile değildir. Oysa her an başka bir sebeple veya ecelimizle ölme ihtimalimiz var. Bunu bırakıp deprem korkusuna saplanmak, o küçücük ihtimallerle zihnini meşgul etmek mantıksızlıktır.
Dediler, “Siz depremi yaşamadınız mı, ne korkunçtu? Mantıksız olduğunu biz de biliyoruz ama elimizde değil, en ufak sarsıntıda yine o anı yaşayıp irkiliyoruz.”
Ben de dedim: Haklısınız, işin bu yönü doğal ve aslında faydalı bir mekanizmadır. Meselâ, biriniz yanıma gelse, aniden onun karnına bir yumruk atsam, tabii ki boş bulunur ve canı acır. Ondan sonra artık en ufak bir hareketimde “yeni bir yumruk gelecek” korkusu ile sürekli irkilir, kendini kasar, benden uzak durmaya çalışır vs. Deprem gibi büyük felâketleri yaşayan insanlarda da bu türlü bir tedirginlik olur muhakkak. Her ufak sallantı, o anı yeniden yaşatır. Sürekli tedirginlik, unutkanlık, dalgınlık olur. Hatta şöyle söyleyeyim; böyle bir felaketten sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşayanlar anormaldir bence. Normal insan böyle travmatik bir olay sonrası uyum süresince böylesi reaksiyonlar yaşar, yaşaması gerekir. Bu, yaşanan şoku yavaş yavaş sindirme ve çözme amaçlı bir savunma mekanizmasıdır. Ama eğer bu doğal tepki 1-2 aydan fazla sürmüş ise ve kişinin hayat düzenini bozuyor, kendisini ve çevresini rahatsız ediyorsa artık bu şartlanmayı çözmenin zamanı gelmiş demektir.
Nasıl çözeceğiz?
Korku, ancak üstüne gidilerek çözülür. Kaçtıkça korkuyu pekiştirirsiniz. Yok farzetmeyle de yok olmaz, düşünmemeyle de unutulmaz. Bilinç altınızda yaşar, fırsat buldukça çıkar. Meselâ diyelim ki gece evde yalnızsınız. İçeriden bir tıkırtı geldi “Acaba hırsız mı?” dediniz ama korkup bakmadınız. “Aman boşver” dediniz, kendinizi oyaladınız, düşünmemeye çalıştınız. Ama o şüphe artık aklınıza yerleşmiştir. Bir ufak seste zıplarsınız, kolay kolay uyku tutmaz, uyusanız da kabus görürsünüz. Oysa kalkıp tıkırtının geldiği odaya gitseniz, köşe bucak baksanız, sebebin minik, masum bir fare olduğunu anlar rahatlarsınız (fare korkunuz varsa ayrıca görüşmemiz lâzım).
Deprem korkusu da ancak üstüne giderek çözülebilir. Yani evde yatmaktan korkuyorsunuz. İnadına evde yatmanız lâzım. Ama tabii ki bunu birdenbire değil, aşamalı olarak gerçekleştirmelisiniz. Meselâ ben de depremden etkilendim ama sadece 1 hafta evde yatamadım. Önce günde 1-2 kez 5-10 dakikalığına eve girdim. Sonra arkadaşlarla beraber 1-2 saat evde kaldım. Sonra yalnız olarak birkaç saat evde oturdum. Ardından gündüz şekerleme yaptım. Arkasından arkadaşlarımla beraber geceledim. Son olarak da yalnız başıma yattım. Tabii o ilk yalnız yattığım gece sık sık uyanıp avizelere baktım, depremli rüyalar gördüm ama—en önemlisi bu—geri adım atmadım. Şimdi deprem beklentisi olan İstanbul’da, hatta hafif hasarlı evlerde bile kalabiliyorum. Siz de “aşamalı duyarsızlaştırma” denen bu teknikle korkunuzu yenebilirsiniz. Hatta bu yöntemi her türlü korkuya da uygulayabilirsiniz.
Meselâ okul korkusu olan çocukların tedavisinde uygulanan yöntem de budur. Önce anne çocukla beraber sınıfta kalır. Birkaç gün sonra sınıf dışında beklemeye geçilir. Ardından okul dışında beklemek, sadece okula gidip gelirken eşlik etmek gibi aşamaların sonunda çocuk okul korkusunu yavaş yavaş yener. Ama dediğim gibi en önemli nokta, ne olursa olsun, geçilmiş olan aşamalara geri dönmemek ve taviz vermemektir. Olsa olsa aşamaların geçişi daha yavaş yapılabilir, o kadar.
Konferans sırasında dinleyicilerden birisi, “Yok vallahi” dedi, “Bu kadar zora giremem. Ben zaten artık tek katlı barakada yaşıyorum, neme lazım? İlerde korkum geçince evime dönerim.” dedi. Şu cevabı verdim:
— Hastalıkla—bu düzeyde bir korku artık hastalıktır, fobidir—pazarlık yapılmaz. “Ben geri adım atayım, sen de beni rahatsız etme.” denilmez. O korku fırsat buldukça yeni cepheler kazanıp hayatınızı zehir edecektir. Bir gün “ya buradan fay hattı geçiyorsa, deprem olup içine düşersem” demeye başlamayacağınız ne malum? Benim Adapazarı’nda bir bayan hastam vardı. 1967 depreminden beri hâlâ her gün “deprem olursa, ölürsek” diye kendince riskli yerlerden kaçıyor, devamlı korkuyordu. Üstüne gitmeyip çözmezseniz 30 değil 50 yıl bile bu korku sürebilir.
Biri sordu, “Ne oldu o hastanız?”
Cevap verdim:
— 17 Ağustos’ta vefat etti maalesef, Allah rahmet etsin.
Salondan bir uğultu yükseldi: “Haklıymış korkmakta, malûm olmuş kadına, yazık, cık cık...”
Dedim: — Ama görüyorsunuz, korkusu ölümünü engelleyemedi. Hem hepimiz bir gün zaten ölmeyecek miyiz? O bayan 30 yıl korktu, bunun ona ne faydası oldu? Üstelik o 30 yılın her günü nerdeyse “korkudan ölmedi” mi? Gelin mantıksız korkuların hayatımızı zehir etmesine izin vermeyelim. Üstlerine gidip çözelim. Kendi başımıza çözemiyorsak bir psikiyatri uzmanından yardım alalım.
Zafer okurlarına da son söz olarak derim: İnsanda korku damarı var, inkar edilmez. İster istemez öyle veya böyle bir şeylerden korkarız. Ama bu damarı yerli yerinde ve veriliş hikmetine uygun şekilde kullanmamız lazım. Mesela bir insan günahtan korkmaz, hesaptan korkmaz, Allah’tan korkmaz, cehennemden korkmaz, onun yerine fareden, depremden, hortlaktan veya müdüründen korkarsa korku hissini yanlış yerde kullanıyor demektir.
Velhasıl, her hissin doğru ve yanlış şekillerde kullanılması mümkündür. Korku da doğru yerde kullanılırsa bir nimettir, dünya ve ahiret tehlikelerinden korur, hayra vesile olur. Yanlış yerde kullanınca ise hayatı azaba, kişiyi mecnuna çevirir.
Korkudan değil, korkulmayacak şeylerden korkmaktan korkalım bence.
