İlkokul zamanlarımda amcamlarla altlı üstlü oturduğumuz o kutu gibi ev, üzerimdeki etkisi uzun süre devam eden bir travmaya da şahitlik etmişti. Şimdilerde pek revaçta olan bir artı bir daire modelinde olan evimiz, beş kişilik ailemize zaten yetmezken, kardeşim de doğduktan sonra bize daha da küçük gelmeye başladı. Babamın çalıştığı fabrika şehirde, evimiz ise işine bir saatlik mesafedeki bir kasabadaydı. Uzun süredir konuşulup bir türlü cesaret edilemeyen şey nihayet gerçekleşti ve şehirde bir ev kiralandı. Salonun haricinde, üç odası olan kocaman bir ev. Mutfağı bile oda kadardı ve annem özellikle buna çok memnun olmuştu. Abilerim de çok sevindiler. İkisi de meslek lisesinden mezun olmuşlardı. Onlara da şimdiden bir usta yanında iş ayarlamıştı babam. Artık tam manasıyla şehirli olacaktık. Babamın da işe gidip gelmesi saatler sürmeyecekti. Herkes çok mutluydu. Fakat ben değildim. Çünkü ilkokul son sınıftaydım ve beşinci sınıfı yarıda bırakmamam ve burada tamamlamam gerektiği en baştan konuşulmuştu.
Taşınma gerçekleşti ve ben amcamlarda kalmaya başladım. Çocukları yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Beni de çok seviyorlardı, biliyordum. Fakat bu durum beni tam aksine çok rahatsız ediyordu. Bir ara bunun da lafı olmuştu çünkü. Tamamen amcamlara bırakılmam ve onlara evlatlık olmam konusu bile geçmişti. Öylesine mi söylenmişti, abilerim beni korkutmak için mi söylemişti, ben nereden biliyordum? Orasını hatırlamıyorum. Bu konu o günlerde benim için bir kâbus haline geldi. Amcamı da seviyordum, yengemi de. Fakat annemi ve babamı sevdiğim kadar değil elbette. Bütün bunların kardeşim doğduktan sonra olması, benim artık pabucumun dama atıldığını, annemin, babamın, abilerimin artık beni eskisi kadar sevmediğini düşünmeme neden oluyordu. Üstelik yeni doğan kardeşim üç erkekten sonra gelmişti. Gelişine herkesin ne kadar sevindiğini söylememe gerek yok sanırım.
Nitekim beni bıraktılar ve hepsi şehirde yaşamaya başladılar. Annem de babam da durumu tekrar tekrar açıkladılar bana:
“Oğlum, sadece dört ay burada kalacaksın. Yaz tatiline girince sen de bizimle yaşamaya başlayacaksın. Biraz sabret oğlum. Sakın üzüleyim, ağlayayım deme. Yoksa amcanla yengene de çok ayıp olur. Onları da üzmüş olursun…”
İlk günler fena geçmedi. Amcam da yengem de duruma alışmam için ellerinden geleni yapıyorlar, benim gönlümü hoş tutmak için ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Sık sık harçlık veriyordu amcam. Eskiden bir gidiyorsam bakkala, şimdi on gidiyordum. Ben de onlara hiç belli etmiyordum üzüldüğümü. Ya da öyle sanıyordum. Fakat bir süre sonra gizli gizli ağladığımı hatırlıyorum. Çünkü amcam bir ara yarı şaka yarı ciddi:
“İstersen bundan böyle bizim oğlumuz ol,” demişti, beni fazla korkutmamak için de eklemişti: “Ama sen istersen elbette.”
Çünkü o da biliyordu benim böyle bir şeyi istemeyeceğimi. Özellikle ne kadar anneci olduğumu sülalede bilmeyen yoktu. Annesinin eteğine yapışık gezen çocuklardandım ben.
Amcam çarşıda dükkânların yoğun olduğu bir yerde çay bahçesi işletiyordu. Babam çay bahçesindeki kazancın çok iyi olduğunu söylerdi. Fabrikadan arta kalan zamanlarda—kendi ifadesiyle—onun yanında takılırdı. Ben de gittim birkaç kez. Ayrıca köyde onlarca koyunu varmış amcamın. Orada yaşayan bir akrabamızla ortakmış.
Taşınmadan yaklaşık bir ay sonra bir de canavar girdi hayatıma. Fakat bu canavar beni korkutacak türden değildi. Bir akşam yengeme—tek kollu bir canavardan—bahsediyordu amcam. Bu bir makinenin adıymış. İnsan boyundaki bu makinenin sağındaki tek kolu birisi kuvvetlice aşağıya indirmesi gerekiyormuş. Bu sayede, makinenin camlı bölmesinde hareket eden şekillerden üç tane aynı şekil yan yana gelirse, tam iki buçuk lira ödüyormuş makine. Oysa bu canavarın kolunu bir kez aşağıya indirmek için ona atacağın jetonun bedeli sadece yirmi beş kuruşmuş.
“İyi bir makineymiş işte, niye ona canavar diyorsunuz o zaman?” diye sorduğumda amcam bu soruma epey gülmüştü.
“Çünkü,” dedi, “o şekillerin üçünün de aynı olması çok nadiren oluyor. Yani makine çoğu kişiye ödeme yapmadığı, paralarını kaptığı için ona canavar diyorlar.”
Bu ismi zaten çok para kaptıran müşteriler koymuş. Buradan para kazanan da pek azmış. Zaten kaç kişinin kazanacağını bu makineleri çay bahçelerine getirip bırakan firma bir ayarlama yaparak belirliyor ve her hafta gelip makineyi açarak biriken paraların yarısını alıyormuş. Anlaşma bu şekildeymiş. Yarısı da çay bahçesine kalıyormuş ve her iki taraf da çok kazanıyormuş.
Makineyi çok merak etmiştim. Çay bahçesine gidip ayrıntılı bir şekilde incelemiştim. Çalışırken bir ışık ve renk cümbüşü eşliğinde robotumsu sesler çıkarıyordu. Benim için oynayanları seyretmek bile çok eğlenceliydi. Bazen sıra bile oluyordu.
Bir hafta sonra geldiğinde kazancın çok iyi olduğunu gören firma yetkilileri, amcamın bahçesine ikinci makineyi de bıraktı. Bir ay sonra hesaplanan kazanç ise beklenenin çok üstünde çıkmıştı. Bu durum iki ay daha böyle devam etti.
Fakat o sıralarda köyden gelen bir haber herkesi dumura uğratmış, bu kazancın sevincini amcamın kursağında bırakmıştı. Koyunlarından otuz tanesi, sebebi anlaşılamayan bir şekilde ölmüşlerdi. Gelen veteriner de olaya bir açıklama getirememiş, kafalar daha da karışmıştı. Amcam otuz koyununu kaybetmenin maliyetini hesapladığında çıkan rakam herkesin bir şok daha yaşamasına neden oldu. Çünkü bu rakam çay bahçesindeki tek kollu canavarlardan üç ayda kazanılan rakamın bire bir aynısıydı.
Amcam hiç vakit kaybetmeden firmayı aradı ve canavarları alıp götürmelerini istedi. O canavarların yuttuğu paralardan hayır gelmeyeceğini bu şekilde anlamak zorunda kalması çok ağrısına gitmişti. Helal-haram noktasında hassas biri olduğu halde bu konuda nefsine uymuş olmaktan dolayı rahatsızlık duyuyordu. Nereden mi biliyorum? Çünkü bu konu uzun süre dilinden düşmedi, kendisine söylendi durdu.
O günlerde benimle de tuhaf bir konuşma yaptı amcam. Başımı okşayarak ve sakın üzülme diyerek başladı konuşmasına. Okul bitince hiç bekletmeden beni annemlerin yanına göndereceğini, onlardan ayrı kalmamı istemediğini ve bu konuda bir korkum varsa eğer bunu böyle bilmemi istediğini, korkmamamı söyledi.
Benimle bu kadar net bir konuşmayı ilk defa yapmıştı. Sebebini yıllar sonra öğrenecektim: Amcam meğer beni babamdan evlatlık olarak gerçekten istemiş. Onlarda kaldığım birkaç ayda evde bir üçüncü kişinin olmasına, üstelik bu kişinin bir çocuk olmasına o kadar alışmışlar ki, yengemin de ısrarıyla babama böyle bir teklif yapmak zorunda kalmış. Bundan dolayı babama bir maddi destek de önermiş amcam. Eğer kabul ederse, köydeki koyunlarından otuz tanesini babama vermeyi ve o işe ortak yapmayı teklif etmiş. Nasıl bir tevafuktur ki tam da o günlerde telef olan koyun sayısı da otuz olunca bundan da vazgeçmiş amcam. Sadece tek kollu canavarların değil, beni ailemden ayırmanın da hayır getirmeyeceğini böyle bir musibetle çok derinden anladığını her fırsatta dile getirirdi. Geliri düşük fakat masrafları çok olan babama gerektiğinde karşılıksız destek olmayı da ihmal etmedi. Benim tahsil hayatımdaki desteği de cabası. Konu her açıldığında ise “Böyle bir şefkat tokadı yediğim için ne kadar şükretsem az” dediğine defalarca şahit oldum.
Beni de ayrı bir severdi. Onun nezdinde kardeşlerimden farklı bir yerim olduğunu hep hissettirirdi. Aradan yirmi küsur yıl geçmesine rağmen ben onun için hep sevimli bir çocuk olarak kaldım. Bu yüzden, geçen hafta cami hocamızın sorduğu o soruyu “İyi bilirdik” diye cevaplarken çatallanan sesimin, herkesin dikkatini çekecek kadar yüksek bir tonda çıkmasına ve gözlerimden dökülen damlaların hızını alamayıp bu cevaba eşlik etmesine engel olamadım.
