16 Yazı Muhiddin Yenigün

Yazar Profili »

Yeni Sembolizm

Mart 2018, 495 124 Görüntülenme Eklenme Tarih: 04 Mart 2018 22:35 Muhiddin Yenigün

Her Cuma sabahı telefonlarımız peş peşe dıtlamaya başlar. Açar bakarız; birileri ya bir yeşil kubbe ya da bir gül üzerine sonu “Hayırlı Cumalar“ diye biten bir mani göndermiştir. Biraz sonra açtığımız sosyal medya ortamında da durum farklı değildir. Bazen bir manzara bazen bir hüsn-ü hat(!) ile birlikte yine bir dolu “Hayırlı Cumalar” mesajları…

Kandillerde ve bayramlarda bu rutin artarak devam eder.

Bu mesajlar sayesinde yeşil kubbenin değişik açılardan, türlü hava şartlarında ve günün farklı saatlerinde çekilmiş çeşit çeşit fotoğraflarını görürüz.

Bazen de o yeşil kubbeye bakarken düşüncelere dalar gideriz.

Ah şimdi orada olmak vardı! Orada yaşayanlar ne kadar şanslı! Ne mübarek bir mekân! Keşke imkânım olsa da gitsem…

Kâbe deseniz hakeza. Her bir santimetrekaresinin değişik açılardan çekilmiş fotoğrafları, etrafındaki mescidin sürekli değişen yapısından değişik değişik enstantaneler her gün görüşümüze sunulur. Sonra yine bakar ve düşünürüz:

Ah şimdi orada olmak vardı! Orada yaşayanlar ne kadar şanslı! Ne mübarek bir mekân! Keşke imkânım olsa da gitsem…

Benzer duygular ihtişamlı bir Sinan camisini izlerken de ortaya çıkabilir.

Üff! Ne cami yapmış adam be! Var ya bu Mimar Sinan çok zeki adammış. Caponların en afili bilgisayarlarla çözemediği kafam kadar integralleri çözerek yapmış bu camileri.

İyi, güzel tüm bunlara sevgimiz ve saygımız büyük ama…

Biri de diyor ki: ‘ama’ sözünden önce söylediklerinin hiçbir hükmü yoktur.

Biz yine de başta söylediklerimizden vazgeçmiyoruz, bununla birlikte örneklediğimiz sembollere karşı olan duruşumuzu bir gözden geçirelim istiyoruz.

Sorumuz şu:

Özlediğimiz, “keşke orada olsam, keşke yakından görsem” dediğimiz yer yeşil kubbe veya devasa Mescid-i Nebevi mi acaba?

Kâbe fotoğrafı gördüğümüzde hissettiğimiz şey acaba Pisa kulesi, La Sagrada Familia ya da Piramitler’i görme arzusu ile aynı duygunun türevleri mi?

Edirne’ye kadar gidip Selimiye’yi ziyaret ederek o ihtişamlı yapıyı inceledikten sonra içinde bir vakit, hiç olmazsa bir tahiyyatü’l-mescid namazı kılmadan mı dönüyoruz acaba?

Sadede geliyorum.

Uhrevi mekânlar, ulaşımın ucuz ve kolay hale gelmesiyle çok ziyaret edilir oldu. Bu durumun ortaya çıkmasında turizmcilerin gösterdiği gayret de takdire şayan tabii ki. İletişim araçlarının da gelişmesiyle, tabiri caizse içimiz dışımız uhrevi iklim fotoğrafı oldu. Oldu olmasına ama bu kadar çok görselin arasında mana kayboldu gitti. Her şey maddeye döndü.

Öyle olmasa Selam Kapısı’ndan salavatlarla huzura ilerleyen bir hacı adayımız “Buraya niye geldik? Ne var ki burada?” sorusunu nasıl sorabilirdi ki?

Hacdan, umreden döndüğümüzde Haremlerin içindeki dünya ile dışındaki dünya arasındaki tezat hakkında kurduğumuz cümleler bu kadar çok olur muydu?

Maalesef ulvi hakikatlere ayna olarak görülmesi gereken semboller, o asıllara perde haline dönüştü.

Yeşil kubbeyi görünce çoğumuzun aklına sıcak iklime yapılan umre isimli turistik gezi geliyor. O kubbenin kimlere çatı olduğu unutulmak üzere.

Aynı şey günlük hayatımızda da karşımızda.

Bakıyoruz sünnete uygun giyindiğini söyleyen insanlar toplumun genelinde farklı bir görüntüye bürüyor kendini. Ya sırtındaki ya başındaki toplumdan farklı.

Maneviyatımızın beslendiği ortama daha dün gelen birine sen şimdi şunları bir giy, gömleğini şöyle sal, takken şu renk, şu model olsun, baş örtünü şuradan iğnele vb. biçimlendirme işlemlerine başlıyoruz.

Bunu öyle önemsiyoruz ki, bunu yapmayınca dinden çıkacağını zannediyor muhatap. Bunun yan ürünü olarak da bunları yaptığı zaman kendini olmuş zannediyor.

Aynen onun gibi mensup olduğumuz grubu öyle methediyoruz ki, adam o gruba mensup olmakla kurtulduğunu, başkalarına karşı üstün olduğunu düşünüyor. Ondan sonra gelsin çiğ sofular.

Peki nerede kaldı ihlâs? Cadde-i Kübra-yı Kur’anî nerede kaldı? Nefsimizi büyük havuzda eritip, büyük havuzun bir parçası olmaya ne oldu?

Yeni gelen insanın o caddede yürümesini sağlamak mıdır önemli olan, bizim meşrebin nüfusuna kayıtlı olması mı?

Yaptığımız hizmetler mensubu olduğumuz meşrep, vakıf, birliğin gelişmesi için mi, yoksa Cadde-i Kübra-yı Kur’anî’ye bir yolcu daha eklemek ve mevcut yolcuların yola devam edebilmesini sağlamak için mi?

Son söz olarak, sembolleri asılların yerine ikame etme hastalığının nerelere varmaya müsait bir illet olduğunu görmek isteyenleri, Mekke Fethi’nin bir gün öncesindeki Kâbe’yi düşünmeye davet ediyorum.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Düşman Kardeşler

İnsanı cehenneme götürmek için türlü tuzaklar kuran, en büyük düşmanı kimdir diye düşünecek olursak hepimizin ilk aklına gelen isim muhtemelen aynı olacaktır: ŞEYTAN. Gerçekten de bu soruyu sokaktan geçen 100 kişiye sorsak herhalde 99′u aynı cevabı verecektir. Ama cevap doğru mudur?

Devamı »

Önceki Peygamberlere İnanıyorsak Onların Kutsal Günlerini Kutlamak Neden Günah Olsun?

Kutlanan bu günleri daha yakından tanıyalım. Bakalım bu adetler eski peygamberlere mi dayanıyormuş acaba?..

Devamı »

Allah Nerededir?

Çocukluğumuzdan itibaren aklımıza gelen ve sorduğumuzda da şu cevabı aldığımız bir sorudur bu: Allah her yerdedir! Elbette çocuk yaşlarda bunun ne demek olduğunu anlamayız ama çoğu şeyde olduğu gibi “Nasıl olsa büyüyünce anlarım.” der biraz sonra oynayacağımız oyunun derdine düşeriz. Fakat büyüdükçe düşüncelerimize ve hayal gücümüze getirdiğimiz sınırlamalar yüzünden, Allah’ın her an her yerde olabilmesi bizim için hâlâ çok kolay anlaşılabilir şeyler arasında değildir.

Devamı »

Annem Bana Kıyamazken Yaratan Allah Beni Ateşte Yakar Mı?

İbadetlere uzak yaşayıp Allah’ın yasak ettiklerini pek umursamayanların kurduğu savunma cümlesidir bu. Şahsen defalarca kulaklarımla işitmişliğim de vardır...

Devamı »