32 Yazı Ayten Yadigâr

Yazar Profili »

Açlık, Yoksulluk, Yardımlar

Ocak 2017, 481 118 Görüntülenme Eklenme Tarih: 18 Mart 2019 17:54 Ayten Yadigâr

 

İstatistik verileri insana dair meseleleri anlamamızda tek başına yeterli değiller ama bazı konuların üzerinde yeniden düşünülmesi gerektiğini hatırlatmaları açısından önemli bir işlev görüyorlar.
Açlık, yoksulluk ve dış yardımlar birbiri ile ilintili konular. Dünya nüfusunun 1/5’ini oluşturan zengin gelişmiş ülkeler toplam refahın %82’sine sahipler. İnsanların %80’i günde 10 dolardan daha az bir gelirle yaşamak zorunda. Her dört saniyede bir çocuk yoksullukla ilgili sebepler sonucu ölmekte. Dünyada 13 milyon insana yetecek kadar gıda üretildiği halde, yaklaşık 7 milyar insanın 2 milyarı açlığa mahkûm. Yoksulluk ve açlıkla boğuşan ülkeler çoğunlukla Afrika kıtasında yer alan ülkeler.
Gelişme, hayat standartlarının yükselmesi, daha uzun yaşama ve daha yüksek statüler kazanılması anlamları içerirken, bunların ne pahasına edinildiği ve ne gibi sonuçlara yol açtığı gibi soruları da beraberinde getirmekte. Dünyada her yıl büyük miktarlarda refah üretildiği halde halen pek çok ülkenin az gelişmiş veya gelişmemiş statüsünde kalması, sorgulanması gereken bir husus. 
Evet, çocuklar yoksullukla bağlantılı sebeplerden ölmektedir ancak yoksulluk ne ile bağlantılıdır mesela. Özellikle Afrika ülkelerinin bu sarmaldan kurtulamaması onların kaderi midir, yoksa yanlış giden bir şeylerin devamında ısrar edildiği için mi sorunlar gerçekten çözüme kavuşturulamamaktadır? Dünya Bankası kredileri, gıda yardımları, ünlülerin sorunlara dikkat çekmek amacıyla yaptıkları Afrika seyahatleri, konserler vesaire gerçekten derde derman olmakta mıdır? İyi niyetle başlayan yardım kampanyaları sorunlara köklü bir çözüm getirmekte midir, yoksa uzun vadede çözümsüzlüğün bizatihi müsebbibi midir? 
Bu soruları soran vicdan ehli insanlar da var Batı’da. “Yoksulluk Anonim Şirketi” adlı bir belgesel filmde tam da bu konuya dikkat çekiliyor. Genel Müdür Michael Miller’ın bir radyo programında verdiği röportajda söyledikleri ilginç. Bu konuyla nasıl ilgilenmeye başladıklarını soran programcıya “kişinin öznel doğasını anladığımda yani insanoğlunun bir nesne değil, özne olduğunu anladığımda” diye cevap veriyor. “Bilinçaltında/ Belki farkında olmadan bu insanları yardımlarımızın nesneleri yapmaktayız. Sorulması gereken “Yoksullukla boğuşan insanlar, kendi aileleri ve toplumları için nasıl refah üretebilirler?” sorusudur, “Yoksulluğu azaltmak/gidermek için ne yapabilirim?” değil. Bu nedenle uzun vadeli dış yardım modelleri üzerinde yeniden düşünmeliyiz.” Sürekli dışa bağımlı bir ekonomik sistem bağımlılığı artırdığı daha da önemlisi yerel üreticilerin önünü kestiği için ülkenin uzun vadede daha da fakirleşmesi ve sorunun kronikleşmesi anlamına geliyor. Yapılması gereken yerel girişimciliği ve kurumsallaşmayı destekleyen politikaların uygulamaya konmasıdır. “Çünkü kimse hayatı boyunca başkalarına el açmak istemez.” 
Röportajda iktisat bilimi üzerinde yeniden düşünülmesi ve sorunun yeni bir çerçevede ele alınması gerektiğine dair de ifadeler var. Programcı gelişmiş ülkelerdeki aşırı üretime dikkat çekerek, bu fazlalığın elden çıkarılması için ya dünya piyasalarında ucuz fiyatla satıldığını ya da “yardım” olarak ihtiyaç sahibi ülkelere gönderildiğini ifade ediyor ve ekliyor “böylece yardım ettiğimizi hissediyoruz.”
Gerçekten de iktisat biliminin ön kabullerinden yola çıkarak kurgulanan “insan ihtiyaçlarının sınırsız, kaynakların ise sınırlı olduğu” bir dünyada güç ve rekabete dayanan ilişkilerle oluşturulan toplumsal yapılar böyle adaletsiz ve görünürde merhametli, ancak sistem fazlalarının bir yerlere transferini sağlayan bir yapı ortaya çıkarıyor. Sınırsız ihtiyaçları karşılamak için yapılan aşırı üretim, üretenin elinde dert kalırken, bu üretimi yapan güçlülerin sömürdüğü kaynaklarını kendisi kullanamayan ve fazla üretimin “yardım alanı/pazarı” olmaya mahkûm edilenler de yoksulluk sarmalından kurtulamıyorlar.
Yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Vicdanımızla, empati kurarak, insaf ederek, merhametle, adaletle… İnsanoğlunun ihtiyaçları değil istekleri, arzuları sınırsız ve bunların tümüyle karşılanacağı yer de burası değil. “İhtiyaçtan üretildi” denerek önümüze konan, reklamlar yoluyla adeta “almazsan olmaz” türünden beyin yıkamalara maruz kaldığımız bu sistemde yapıp etmelerimizin neye hizmet ettiğine, kimlerin değirmenine su taşıdığımıza ve bunun nelere mal olduğu konularında farkındalığa ihtiyacımız var. Çünkü ancak bu şekilde meselenin “açlık” değil “açgözlülük” sorunu olduğu anlaşılabilir ve doğruya bir adım daha yaklaşmış oluruz.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Aile: Huzur ve Sükûn Mahalli

Güzel örneklere ne çok ihtiyacımız var. “İşte insan bu!”, “İnsana yakışan bu!” diyeceğimiz…

Devamı »

Küresel Çağda Değişen Dünya ve Aile

Mevcut hayat tarzı içinde gelişen şiddet sorununa ithal reçetelerle, insanımızın anlam dünyasında ne ifade ettiğini bilemediğimiz ithal kavramları merkeze alarak veya öne çıkararak çare aramaktayız. Oysa Batı’nın kendine özgü düşünsel ve kültürel birikimi ile tarihi tecrübesinin kadın ve aile ile ilgili sorunlara yaklaşımlarını belirlemede ve üretilen çözümlere yön vermede etkili olduğunu unutmamalıyız.

Devamı »

Şiddetin Kaynağı da Çözümü de Ailede

İnsan nedir? Niye var? Doğduğunda kucakta sevgiyle taşınan, vefat ettiğinde omuzlarda ebedi âleme uğurlanan bir muhterem varlık nasıl oluyor da bu ikisi arasındaki ömründe şiddet, cinayet, zulme bulaşabiliyor. Ya zalim oluyor ya da mazlum…

Devamı »

Ben Olmak, Biz Olmak

İnsanoğlu kendini gerçekleştirmek, anlamlı bir hayat sürmek istiyor. Milyarlarca benzeri arasında bir fark ortaya koymak, bir artı değer üretmek… Öylesine geçip gitmemiş olmak… Dünya yolculuğunu mutlu, huzurlu, kalben mutmain bir şekilde yapmak… Göçtükten sonra da ardında güzel izler bırakmış olmak, hayırla yad edilmek geride kalanlarca… Ben kimim? Niçin yaşıyorum? Bu çaba, emek, koşturma ne diye? Benden/ bizden geriye ne kalacak?..

Devamı »