70 Yazı Ayten Yadigâr

Yazar Profili »

Açlık, Yoksulluk, Yardımlar

Ocak 2017, 481 471 Görüntülenme Eklenme Tarih: 18 Mart 2019 17:54 Ayten Yadigâr

 

İstatistik verileri insana dair meseleleri anlamamızda tek başına yeterli değiller ama bazı konuların üzerinde yeniden düşünülmesi gerektiğini hatırlatmaları açısından önemli bir işlev görüyorlar.
Açlık, yoksulluk ve dış yardımlar birbiri ile ilintili konular. Dünya nüfusunun 1/5’ini oluşturan zengin gelişmiş ülkeler toplam refahın %82’sine sahipler. İnsanların %80’i günde 10 dolardan daha az bir gelirle yaşamak zorunda. Her dört saniyede bir çocuk yoksullukla ilgili sebepler sonucu ölmekte. Dünyada 13 milyon insana yetecek kadar gıda üretildiği halde, yaklaşık 7 milyar insanın 2 milyarı açlığa mahkûm. Yoksulluk ve açlıkla boğuşan ülkeler çoğunlukla Afrika kıtasında yer alan ülkeler.
Gelişme, hayat standartlarının yükselmesi, daha uzun yaşama ve daha yüksek statüler kazanılması anlamları içerirken, bunların ne pahasına edinildiği ve ne gibi sonuçlara yol açtığı gibi soruları da beraberinde getirmekte. Dünyada her yıl büyük miktarlarda refah üretildiği halde halen pek çok ülkenin az gelişmiş veya gelişmemiş statüsünde kalması, sorgulanması gereken bir husus. 
Evet, çocuklar yoksullukla bağlantılı sebeplerden ölmektedir ancak yoksulluk ne ile bağlantılıdır mesela. Özellikle Afrika ülkelerinin bu sarmaldan kurtulamaması onların kaderi midir, yoksa yanlış giden bir şeylerin devamında ısrar edildiği için mi sorunlar gerçekten çözüme kavuşturulamamaktadır? Dünya Bankası kredileri, gıda yardımları, ünlülerin sorunlara dikkat çekmek amacıyla yaptıkları Afrika seyahatleri, konserler vesaire gerçekten derde derman olmakta mıdır? İyi niyetle başlayan yardım kampanyaları sorunlara köklü bir çözüm getirmekte midir, yoksa uzun vadede çözümsüzlüğün bizatihi müsebbibi midir? 
Bu soruları soran vicdan ehli insanlar da var Batı’da. “Yoksulluk Anonim Şirketi” adlı bir belgesel filmde tam da bu konuya dikkat çekiliyor. Genel Müdür Michael Miller’ın bir radyo programında verdiği röportajda söyledikleri ilginç. Bu konuyla nasıl ilgilenmeye başladıklarını soran programcıya “kişinin öznel doğasını anladığımda yani insanoğlunun bir nesne değil, özne olduğunu anladığımda” diye cevap veriyor. “Bilinçaltında/ Belki farkında olmadan bu insanları yardımlarımızın nesneleri yapmaktayız. Sorulması gereken “Yoksullukla boğuşan insanlar, kendi aileleri ve toplumları için nasıl refah üretebilirler?” sorusudur, “Yoksulluğu azaltmak/gidermek için ne yapabilirim?” değil. Bu nedenle uzun vadeli dış yardım modelleri üzerinde yeniden düşünmeliyiz.” Sürekli dışa bağımlı bir ekonomik sistem bağımlılığı artırdığı daha da önemlisi yerel üreticilerin önünü kestiği için ülkenin uzun vadede daha da fakirleşmesi ve sorunun kronikleşmesi anlamına geliyor. Yapılması gereken yerel girişimciliği ve kurumsallaşmayı destekleyen politikaların uygulamaya konmasıdır. “Çünkü kimse hayatı boyunca başkalarına el açmak istemez.” 
Röportajda iktisat bilimi üzerinde yeniden düşünülmesi ve sorunun yeni bir çerçevede ele alınması gerektiğine dair de ifadeler var. Programcı gelişmiş ülkelerdeki aşırı üretime dikkat çekerek, bu fazlalığın elden çıkarılması için ya dünya piyasalarında ucuz fiyatla satıldığını ya da “yardım” olarak ihtiyaç sahibi ülkelere gönderildiğini ifade ediyor ve ekliyor “böylece yardım ettiğimizi hissediyoruz.”
Gerçekten de iktisat biliminin ön kabullerinden yola çıkarak kurgulanan “insan ihtiyaçlarının sınırsız, kaynakların ise sınırlı olduğu” bir dünyada güç ve rekabete dayanan ilişkilerle oluşturulan toplumsal yapılar böyle adaletsiz ve görünürde merhametli, ancak sistem fazlalarının bir yerlere transferini sağlayan bir yapı ortaya çıkarıyor. Sınırsız ihtiyaçları karşılamak için yapılan aşırı üretim, üretenin elinde dert kalırken, bu üretimi yapan güçlülerin sömürdüğü kaynaklarını kendisi kullanamayan ve fazla üretimin “yardım alanı/pazarı” olmaya mahkûm edilenler de yoksulluk sarmalından kurtulamıyorlar.
Yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Vicdanımızla, empati kurarak, insaf ederek, merhametle, adaletle… İnsanoğlunun ihtiyaçları değil istekleri, arzuları sınırsız ve bunların tümüyle karşılanacağı yer de burası değil. “İhtiyaçtan üretildi” denerek önümüze konan, reklamlar yoluyla adeta “almazsan olmaz” türünden beyin yıkamalara maruz kaldığımız bu sistemde yapıp etmelerimizin neye hizmet ettiğine, kimlerin değirmenine su taşıdığımıza ve bunun nelere mal olduğu konularında farkındalığa ihtiyacımız var. Çünkü ancak bu şekilde meselenin “açlık” değil “açgözlülük” sorunu olduğu anlaşılabilir ve doğruya bir adım daha yaklaşmış oluruz.

 

 


Ocak 2017, 481 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yeni Dönemde Zaman ve Mekân Algısı Üzerine

Pandemi süreciyle birlikte uzaktan eğitim hayatımızın bir parçası haline geldi. Kısmen okula başlayan sınıflar olmakla birlikte internet üzerinden yapılan dijital eğitim ile eğitim öğretim faaliyetlerine devam edilmekte. Zihinlerimizde daha çok okul hayatı ile özdeşleşen eğitim öğretimin başka şekilde de mümkün olabileceğini yaşayarak öğreniyoruz.

Devamı »

Yeni Dönem Yeni Normal

Devamı »

Ayasofya Yeniden...

Ayasofya yeniden… Tarih ve mekân şuurunun yenilenmesi ve tazelenmesi bir anlamda… Bugünü anlamlandırmak ve geleceğe güvenle uzanmak açısından önemli...

Devamı »

Hatırlama ve Öğrenme İmkânı Olarak Pandemi Süreci

Korona virüs tehdidi nedeniyle maruz kaldığımız pandemi süreci yerel ve küresel çapta toplumsal hayatın işleyişini epey etkiledi. Makro planda olup bitenler, yeni şartlara uyum sağlama, hayatın idamesini mümkün kılmak için alınan tedbirler, yeni uygulamalar vs. Aylardır farklı bir insanlık tecrübesi yaşanmakta kısacası...

Devamı »