39 Yazı İsmail Çolak
Tarihçi, Araştırmacı

Yazar Profili »

Osmanlı'da Dinî Adabı Koruma Çabaları

Mayıs 2019, 509 181 Görüntülenme Eklenme Tarih: 22 Nisan 2019 15:23 İsmail Çolak

 

 

Dinine ve klasik hayat tarzına son ana kadar bağlı kalmaya çabalayan Osmanlı Devleti’nin Topkapı Sarayı Babüssaade Kapısı önündeki bir bayramlaşma merasimi, 1865

 

Osmanlı toplum hayatındaki batılılaşma eğilimleri, daha Lale Devri’nde (1718-1730) başlamış, Tanzimat Dönemi’nde (1839-1876) yaygınlık kazanmıştır. Avrupalıların yaşam tarzına, kılık-kıyafetine, eşyalarına ve hatta musikisine özenti ilk olarak İstanbul ve büyük şehirlerdeki bazı üst düzey toplum kesimlerinde görüldü. Zamanla moda haline geldi ve Avrupaî insan tiplerinin oluşmasına yol açtı.

 

İstanbul’da alafranga hayatın yaygınlaştığı Beyoğlu Semti içinde bulunan Karaköy’ün 1900’lere ait bir fotoğrafı

 

ALAFRANGA MODASI VE AVRUPAÎ İNSANLAR

İngilizlerin İstanbul Elçisi Sir Robert Liston, 1796’da Londra’ya gönderdiği raporlarda, Osmanlı toplumunun kimi sınıflarında Avrupa’yı taklit modasının çok güçlü bir eğilim olduğundan bahsetmiştir. Alman tarihçi yazar Friedrich-Karl Kienitz’ın tespiti bu noktada oldukça manidardır: “Üst sınıf eski hayat tarzını bırakıp alafranga modasını takibe koyuldu. Günlük hayatın bütün zevki ve iç huzuru ortadan kalktı.”

 

Sultan Abdülmecid’in 1854 yılına ait bir portresi

 

Tanzimat döneminde Sultan Abdülmecid’in inşa ettirdiği Dolmabahçe Sarayı ile Sadrazam Mustafa Reşid Paşa ve diğer devlet adamlarının köşklerinin etrafında belirginleşen Avrupalılaşma cereyanları, azınlıklar ve yabancıların oturduğu Galata ve Beyoğlu semtlerinde sayıları giderek artan Avrupaî eşyaların satıldığı mağazalar, terziler, lokantalar, oteller, eğlence merkezleri, tiyatrolar ve Boğaziçi’ndeki elçiliklerde sık sık verilen parti ve balolar kanalıyla cemiyet hayatını tahrip eden tehlikeli bir akım seviyesine yükseldi.

Osmanlı’nın son döneminde Balıkhane Nazırlığı yapan Ali Rıza Bey’in, bu süreçte yaşanan gelişmelerle ilgili naklettiği bilgiler önemlidir:

“Kırım Muharebesi, Avrupalılarla yakın temasımız sonucu halkımızın yiyecek, giyecek ve evlerinin düzeninde büyük değişiklikler doğurdu. Zamanın padişahından, milletin fertlerine kadar herkes ziynete ve gösterişe düştü. Her çeşit süs eşyası dıştan oluk gibi akmaya başladı ve hele 1856-1857 tarihlerinde yapılan saray düğünleri için lüzumlu görülen ipekli kumaşlar ve dış ülkelerde yapılan eşyalar doğrudan doğruya Avrupa fabrikalarına ısmarlanmaya başlandı. Bundan sonra yerli kumaşlar günden güne itibardan düştü... Batı mimarisi örnek alınarak yalılar, köşkler, konaklar yapıldı ve bu binaların içi de batı stiline uygun döşendi. Alafranga sofralar, sazlı sözlü pek parlak ziyafetlere heves edildi. Beyoğlu’nda alafranga eğlenceler tertip edilmeye başlandı. 1856-1857 yıllarında Nişantaşı’nda iki defa padişah çocuklarının zifaf ve sünnet düğünleri tertip edildi ki, her ikisi de son derece şatafatlı idi. Bunları gören halk da aynı ölçüde sefahata özendi; o kadar ki, yeniden bir Lale Devri hayatı başladı.”

 

1837’de basılan bir kitapta bulunan eski İstanbul sokaklarından biri

 

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa

 

LALE DEVRİ’NDE KLASİK HAYATIN KORUN(AMA)MASI

Batılılaşmanın toplum düzenini, klasik hayat tarzını ve adap kaidelerini tehdit eder bir kerteye geldiğini, devrin siyasi ve dini otoritelerinin neşrettikleri bazı yasaknameler ve ikaz yazılarında da görmekteyiz.

İstanbullulara, bilhassa da kadınlara yönelik uyarıcı mahiyetteki ilk ilan, Lale Devri’nde Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından 1725 yılında çıkarılmıştı.

Bahis konusu fermanda, İstanbul sokaklarında ve mesire yerlerinde, namahremlerin nazarını üzerlerine çekecek şekilde Avrupaî kılık-kıyafetle gezen kimi kadın taifesini uyarmayı amaçlayan şu dikkat çekici ifadelere yer verilmişti:

“Allah her türlü belâ ve âfetten korusun, İstanbul, Osmanlı ülkesinin yüzü suyudur; bilginler beldesidir. Ahalisinin, tespit edilmiş kıyafetleri vardır. Hal böyle iken, bazı yaramaz avratlar, halkı baştan çıkartmak kasdıyla elbiselerinde türlü bid’atlar göstermeye, kefere avratlarını taklit etmeye başlamışlar. Namus âdâbını tamamen kaldıracak mertebede kıyafetler uydurmaları evvelce men edilmiş iken, namus perdesini tekrar kaldırmaktan korkmamaları, türlü türlü kötü kıyafetlerle dolaşmaları, birbirini görerek ismet ehli hatunları da baştan çıkarmak mertebelerine varmıştır. Irz ehli ve ismet sahibi kadınlar, kocalarını, kendilerini bu yeni elbiseler tedarikine zorlamakta imiş... Kudreti yetmeyenler veya yetip de karılarının bu yeni çıkmış kıyafetlerine bürünmelerine rızası olmayanlar, karılarından ayrılma derecelerine varmışlar... Bu garip kıyafetler yasaktır... Kadınlar bundan böyle büyük yakalı feracelerle sokağa çıkmayacaklardır, başlarına üç değirmiden büyük yemeni sarmayacaklardır... Feracelerinde süs olarak bir parmaktan kalın şerit kullanmayacaklardır... Yeni çıkma büyük yakalı feracelerle görülürlerse, feracelerinin yakaları alenen kesilecektir. Uslanmayıp ısrar edenler olursa, ikinci ve üçüncü seferlerinde yakalanıp, İstanbul’dan taşraya sürgün edileceklerdir. Bu husus, mahalle imamları vasıtasıyla bütün İstanbul kadınlarına tebliğ olunsun. Yaramaz avratlara uymak yüzünden namuslarının lekeleneceği ırz ehli hatunlara anlatılsın. Bunları diken terzilere ve şeritçilere de tembih olunsun. Bu yasağın tatbikine Yeniçeri ağası memur edilmişlerdir. Asla göz yumulmasın... Yasak gereği gibi tatbik olunsun...”

 

Lale Devrinin en gözde gezi ve piknik alanlarından olan Sadabad ve içerisinde yer alan Sadabad Kasrı’nın 18. yüzyıla ait bir tasviri

 

Adaba aykırı vakalara geçit vermeyen Sultan III. Selim elçi kabul ederken

 

III. SELİM’İN ADAP FERMANI

Batılılaşma sürecinin dönüm noktalarından olan Sultan III. Selim döneminde, payitahtta Batılı yaşam biçimi daha fazla yaygınlaşmış, benzer tedbirlere bu devirde de başvurulmuştur. Padişah, 1791’de hem vezirine hem de Eyüp, Galata ve Üsküdar kadıları aracılığıyla Yeniçeri Ağası ve terzi başına gönderdiği fermanlarda, dine ve adaba aykırı vakaları ve alınacak tedbirleri şu şekilde sıralamıştır:

 

Sultan III. Selim’e ait bir ferman

 

“Kadınların çarşı, pazarda açık renk feracelerle gezip edepsizlik ettiklerini gördüm... Kadın taifesinin sokaklarda ve pazarlarda, kışkırtıcı tavırlarla dolaşmaları öteden beri yasaktır. İngiliz şalisi denilen çuha gayet ince olduğundan, o çuhadan ferace giyen kadınların, ferace altındaki esvabları dışarıdan görünüyor. Kadınların İngiliz şalisinden ferace kesmeleri evvelce şiddetle men edilmişti. Kadınlar, Engürü (Ankara) şalisinden ferace kestirmeye başladılar; fakat bu kumaş da ince ve kadınlar adeta feracesiz çıkmış gibi olduklarından yasak edilmişti. Aralıkta, bazı hayâsızların yine Engürü şalisinden ferace kestirdiklerini ve giydikleri görüldü... Bundan sonra açık renk ferace ve haddinden fazla yaka giymeyeceklerdir... Edebe uygun elbise giymeyenlere çok ağır ceza verilmesini emrediyorum... Yasağımızın, dikkat ve şiddetle tatbikini ve terzilerin Engürü şalisinden ferace kesip dikmemelerini tekrar emrediyorum.”

 

Osmanlı Kadınlarını resmeden çizimlerden biri

 

Tanzimat Fermanı, Besmele ve Mülk Suresinin ilk ayeti ile başlıyor ve mutlak gücün Allah’a ait olduğunu belirtiyordu. Müslümanların imanlarının zayıfladığına da dikkat çekilmişti

 

TANZİMATÇILAR BİLE İKAZ ETTİ

1831’de III. Osman zamanında kadınların şal ve elvan ferace giymeleri emredilmiştir. Tanzimat’ın ilanından sonra neşredilen bir iradede de şu ikazlarda bulunulmuştu:

“Halkın ve hele kadınların elbiselerine dair evvelce ilan edilen kararlar bilindiğinden, herkesin bu tembihlere uyması icap etmektedir… Kadınlar açık saçık kıyafetle gezmeyecek, saat on birden sonra sokaklarda kadınlardan kimse kalmayacaktır. Kadınlar eşya almak için çarşı içinde, dükkân ve mağazalarda içeri girip alışveriş edemeyecekler, alacağı ne ise bunu satan dükkânların önünde edebi ile durup istediği şeyi isteyecek, aldıktan sonra evine dönecektir.” (BU MAVİ BÖLÜM VE RESMİ DE ÇIKABİLİR)

 

1900’lerde İstanbul’un Hanımefendileri

 

Payitahtta Ahlak Zabıtası kurduran Sultan II. Abdülhamid’e ait bir ferman

 

II. ABDÜLHAMİD HAN’IN AHLAK ZABITASI

İslamî-ananevî bir yapıya ve tutuma sahip olan, hatta padişahlık devrinde—İlber Ortaylı’nın tespitiyle—bir ahlak zabıtası dâhi tesis eden Sultan II. Abdülhamid devrinde yayımlanan bir tebliğde ise şu uyarıcı ifadeler geçmektedir:

“Kadınların yüzlerini örtmeleri İslam’ın şartlarındandır. Müslüman ailelerin eskiden beri giydikleri çarşaf ve feracelerin şekilleri son zamanlarda bozularak istenen şartları kaybetmiştir. Çarşaflar, entarilere benzer bir şekle girmiş, kolsuz feraceler, muaşeret adabına uymayacak derecede açılmıştır. Yaşmakların inceliği, kadınların mahrem azasından olan saçların görülmesine sebep oluyor. Bazı kadınların cekete benzeyen manto giydikleri, yüzlerini örtme yaşına gelmiş kızların açık baş gezdikleri de görülmektedir. Böyle halin devam edemeyeceği aşikârdır. Bundan dolayı, kadınların, dinin emirlerine uyarak ona göre giyinmeleri, padişahımızın emirlerindendir. Padişahın bu emrine uymayanların kocası ve velilerinin cezalandırılacakları ilgililere duyurulur.”

 

19. yüzyıl bisikletli Osmanlı Zaptiyeleri

 

II. Abdülhamid Han zamanında İstanbul Kâğıthane (Sadabad) Mesiresinde gezintiye çıkan kadınlar

 

Kaynakça:

1. İlber Ortaylı, “Osmanlı’da 18. Yüzyıl Düşünce Dünyasına Dair Notlar”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Tanzimat ve Meşrutiyet Birikimi, c.1, İstanbul, 2001; Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, İstanbul, 2007.

2. Gül Akyılmaz, “III. Selim’in Dış Politika Anlayışı ve Diplomasi Reformu Çerçevesinde Batılılaşma Siyaseti” Türkler, c.12, Ankara, 2002.

3. Friedrich-Karl Kienitz, Büyük Sancağın Gölgesinde, Çeviren: S. Halit Kakınç, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

4. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul, 1994.

5. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Hazırlayan: N. Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

6. Ali Seydi Bey, Teşrîfat ve Teşkilât-ı Kadîmemiz, Hazırlayan: N. Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

7. Lui Ramber, Gizli Notlar, Hazırlayan: N. Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Hollanda'da Osmanlı İzleri / "Papacı Olmaktansa Türk Olmak Daha Evlâdır!"

Osmanlı, yüzyıllarca sadece askeri-siyasi sahada üstünlüğünü kabul ettirmekle kalmadı; kültür-medeniyet sahasında da varlığını benimsetti. Yaşam tarzı, kıyafeti, örf ve âdetiyle Avrupalıları hayran bıraktı. Hayatlarına ve gönüllerine girdi. Zamanla bütün kıta Avrupa’sında Osmanlı’nın hayat tarzı ve kültürü geniş bir yelpazede varlığını hissettirdi. Bu yazıda konuyu, yalnızca Hollanda özelinde incelemekle yetineceğim.

Devamı »

Çanakkale'nin Kahraman Hemşiresi Safiye Hüseyin

Dr. Besim Ömer’in (Akalın) kurduğu Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin (Kızılay), İstanbullu kadınlar için 1911 yılında açtığı hemşirelik ve ebelik kursundan mezun olan ilk hasta bakıcılardan biri de Safiye Hüseyin (1881-1964) idi.

Devamı »

Osmanlı'da İlginç Vakıflar II

Geçen sayıda başladığımız, Osmanlı’da insanı hayrette bırakan yardım vakıflarına örnekler vermeye devam ediyoruz. Bu ay ise daha çok hamallara, yaşlılara, hastalara, esirlere, mahkûmlara, kazazedelere ve mağdurlara hizmet amacıyla tesis edilen vakıflara yer vereceğiz.

Devamı »

Osmanlı'da İlginç Vakıflar

OSMANLI ÜLKESİ, akla hayale gelmedik envai çeşit vakıfla bezenmiş bir Vakıf Cenneti gibiydi. Yedi iklim, üç kıtaya adeta çil çil serptiği, nakış nakış işlediği on binlerce hayrat müessesesiyle diğerkâmlığın zirvesini yakalayan Osmanlı insanı, cümle mahlûkata hizmet etmeyi kendisine ulvî bir gaye edinmişti. Prof. Ziya Kazıcı’nın kanaatine göre bu durum; “Müslümanların fazilet, cömertlik, diğerkâmlık ve vatanperverlik gibi millî ve manevî ruh ile heyecanın kuvvetli tezahüründen başka bir şey değil

Devamı »