ARAMA SAYFASI

Şefkatin Dini, Milliyeti Var Mı Ki?

Şefkat... Her annede var o eşsiz ve yüksek duygu!..

 

Bir anne...

Susan Dibene.

İki yaşındaki bebeğiyle tren raylarından karşıya geçmeye çalışıyor.

Yer, ABD’nin Kaliforniya eyaleti.

Bir an panikliyor 33 yaşındaki genç anne.

Zira tren yaklaşmaktadır ve bebek arabasının tekerliği takılmıştır raylara.

O an ne yapacağını bilemez...

Ve belki de dünyada aldığı son birkaç nefeslik zaman dilimidir, bebeğini yola fırlatma kararını verdiği.

Ve Susan Dibene, gözlerini fani âleme yummuştur artık.*

***

Şimdi düşünüyorum...

Allahım, analara verdiğin bu yüksek duygunun milliyeti, dini var mı ki?

Yok elbet, değil mi?

İster Kaliforniya’da, ister Kahire’de olsun... İster Londra’da, ister İstanbul’da, ister Tokyo’da...

İster Mecusî, ister Brahman... İster İsevî, ister Musevî, isterse de Muhammedî (asm)...

Değişmiyor analardaki bu mührün Allah’ım.

Her annede var o eşsiz ve yüksek duygu!..

Hayatını feda etmeyi göze alabilecek bir şefkat bu.

***

Bu nasıl bir duygudur?

Bu nasıl bir çekim alanıdır.

Bu nasıl bir elektriklenmedir?

Bebeğinden ayırmayan... Ayrılmasına imkân tanımayan...

***

Evet, Susan Dibene’deki “şefkat mührü” her annede var.

Demek, bütün valideleri yaratan, aynı Yaratan.

Tek bir Zat.

Mührünü koymuş çünkü.

***

Yine düşünüyorum...

“Bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır [parıltısıdır]” demişti Bediüzzaman.

Senin rahmetini havsalam almıyor Allahım.

Sadece çok seviniyorum. Senin bize sonsuz merhamet sahibi olman karşısında çok ama çok seviniyorum Allahım.

Ve Şefkatli Resûl’ü (asm) de hatırlıyorum şimdi:

Bir savaş sonrası hengâmesinde, esirler arasında yana yakıla dolaşarak bebeğini, kuzusunu arayan bir anneyi işaret etmişti sahabilerine.

“Görüyor musunuz şu anneyi? Nasıl da yavrusunu arıyor. Ve yavrusunun hasretiyle, nasıl da bulduğu her çocuğu sinesine basıyor?” demişti.

“İşte,” demişti sonra, “Şu annenin bebeğini ateşe atmasına ihtimal verebilir misiniz?”

“Hayır yâ Resulallah, bu nasıl olur!” demişlerdi sahabeler de.

O zaman işte, taşı gediğine koymuştu Şefkatli Nebî (asm):

“Allah kullarına bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir.”

Sana sonsuz salât ve selâm olsun yâ Resulallah.

Sana sonsuz hamdü senalar olsun ya İlâhî!

***

Yavrusu uğruna ölen ABD’li Susan Dibene, çok dersler veriyor gerçekten.

“Bu ne harika bir sistemdir!” dedirtiyor insana.

En âciz canlılardan birinin, bir bebeğin yardımına, en güçsüz ânında güçlü birinin koşturulması...

Bir de o ‘bebek’ açısından bakın olaya:

Nasıl bir gücü vardır ki o âcizin? O koca insanı(!) nasıl bu kadar bağlamıştır kendine? Hem de kendisi için hayatını hiçe saydıracak kadar...

Pragmatist dünyanın ben-merkezci insanları algılayabilir mi bunu, bilemiyorum.

Algılamaz da ne yapar ya? Nasıl bir tanım getirebilir orta yerdeki bu yalın gerçeğe? Onu da bilemiyorum ya...

“İçgüdü” der, geçer mi yoksa?

Hâlâ, o eşsiz duyguyu bütün annelere derceden Sonsuz Şefkat Sahibini görmezler mi acaba?

***

Ne ki, bir hakikat var ortada aşikâr:

Susan Dibene’deki o şefkat mührü kiminse, bütün annelerdeki şefkat mührü de O’nundur.

Öyleyse, bütün anneleri, hayatlarını hiçe sayarcasına yavruları üzerinde titreten Allah’a hamd olsun.

Ve Allah, böylesi yüce bir duyguyu sinesinde taşıyan bütün anneleri her türlü kötülüklerden korusun.

Bu ‘şefkat kahramanları’nı, sahip oldukları bu eşsiz yüksek duyguyla ilgili ‘kritik imtihanları’nda muvaffak etsin.