83 Yazı Ömer Sevinçgül

Yazar Profili »

Eğitimde Rehberimiz, Efendimiz

Ekim 2016, 478 205 Görüntülenme Eklenme Tarih: 12 Ocak 2020 21:52 Ömer Sevinçgül

 

Bir okurum bana mektup yazmıştı. “Ben bir öğretmenim. Peygamber Efendimizin nasıl bir eğitim yöntemi uyguladığını merak ediyorum” diyordu.

Mektubunu “Bilgilerinizi benimle ayrıntılı biçimde paylaşırsanız çok memnun olurum. Meslek hayatımda çok işime yarayacak” diye bitirmişti.

Bu değerli öğretmeni merakta bırakmamak için kısa bir mektup yazıp gönderdim. “Elbette paylaşırım. Paylaşmak güzeldir. İnsanlık tarihinin en büyük, en mükemmel rehberinin terbiye sistemini bilmek sana önemli katkılar sağlayacaktır, bundan eminim. Fakat bana biraz zaman tanımalısın” dedim.

Mesele önemliydi. Uzun süre araştırma yaptım. En güvenilir kaynakları inceledim, detaylı notlar aldım. Üzerinde düşündüm. Diline, üslubuna karar verdim.

Neticede mürebbilere, öğretmenlere, rehberlere, sözün kısası, eğitim ve öğretimle meşgul herkese faydalı olacak bir yazı kaleme aldım.

 

***

 

Rahman, ezelî rahmeti sebebiyle kâinatı yarattı. Sınırsız ilmiyle semayı bir tavan, arzı bir mekân yaptı.

Sermedi hitabına şuurlu bir muhatap olsun diye insanı var etti. Zahirini göz, kulak, burun, el, ayak gibi organlarla bezedi. Batınını akıl, kalp, hayal, irade, ruh gibi cihazlarla donattı. En güzel sureti verip yeryüzüne gönderdi.

Rab ismiyle mahlûkatını terbiye etti, noksan bir hâlden alıp kemâle erdirdi. İhtimamla korudu, gözetti, besledi, büyüttü.  

Hak yolda yürüsünler diye akıl sahiplerine peygamberler gönderdi. Hakikati bilsinler diye kitaplar indirdi. Hidayet ve dalalet yollarını gösterdi.

Ruhlarına irade, iradelerine hürriyet verdi, tercihi kendilerine bıraktı. İnkâr da etseler rızıklarını kesmedi. Çünkü dünya bir imtihan yeriydi ve ceza da, ödül de ahirette verilecekti.

Zaman yürüdü. Dünya ihtiyarladı. İnsan nevi kemale erdi. Bir tek hocadan ders alabilecek düzeye erişti.

Allah da son Resulünü gönderdi. Eline en kâmil kitabı verdi. Bütün nebilerin ilmine vâris kıldı.

Onun izini yegâne felah yolu tayin etti. Dilini hidayete vesile eyledi. Yaşantısını insanlara örnek yaptı. Resulüne tabi olsunlar diye kullarına emirler verdi.

“Resul size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının!” buyurdu.

Hikmet sarayına onun kapısından girilir. Teslimiyet bahçesine onun yolundan gidilir. Rıza mertebesine onun miracıyla çıkılır. Hakikat ilmi onunla elde edilir.

Hakiki iman onun sayesinde kazanılır. Allah onunla tanınır. Muhabbet nuru onunla parlar. Kendi akıllarına güvenip onun nurundan mahrum kalanlar ise dalalet bataklıklarında debelenir dururlar.

Evet, onun yolunu yol edinen kurtuldu. Zira o yaşayan Kurán idi. Vahyin birinci muhatabıydı. Müfessirlerin ilkiydi. İbadetin zirvesindeydi. Takvada en ileriydi, ahlakın en güzeline sahipti.

Bizzat Rabbi tarafından terbiye edilmişti. Emsalsiz ilmini ondan alıyordu. Kendisi de halka eşsiz bir mürebbi oldu.

İnsanlık amellerin en mutedilini onda gördü. Hakiki fazileti onunla anladı. Merhameti, şefkati, feragati onunla tanıdı. İhlası, sabrı, şükrü ondan öğrendi. 

Ve ondan bize iki şey kaldı: Kitap ve Sünnet. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunların önemini bildirmek üzere “Şüphesiz, en güzel söz kitabullahtır. En güzel yol da benim yolumdur” buyurdu.

Bu söze kulak verenler, onun getirdiği nur ile nurlandılar, karanlık iklimlerde birer hidayet kandili oldular. Medeni milletlere üstatlık ettiler.

 

***

 

Peygamberimizin kendine özgü bir terbiye sistemi vardı. Bu sistemi uygulayarak yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede misli görülmemiş bir başarı elde etti.

Üstelik bu sürenin önemli bir kısmı baskı ve zulüm altında geçti.

Eğitim, daha umumi bir tabirle söylersek ‘terbiye’ Rab isminin tezahürüdür.

Rab ‘terbiye eden’ demek. Allah bu isminin tecellisiyle eserlerini terbiye ediyor. Yani noksan bir hâlden alıp mükemmel bir hâle getiriyor. İhtiyaçlarını temin ediyor ve zararlı etkenlerden koruyor.

Elbet insanları da terbiye etmek istiyor. Bu maksatla nebiler gönderiyor, kitaplar indiriyor.

Efendimiz de bu ilahî terbiyenin bir vesilesi. Elinde mucizelerle dolu bir kitap var, dersini onunla veriyor.

Efendimiz, Allah tarafından tayin edilen bir mürebbi. Bir hadiste “Ben insanlara muallim olarak gönderildim” diyerek bu vazifesini belirtiyor.

Nebevi terbiye anlayışında ‘eğitim’ ile ‘öğretim’ iki ayrı unsur değil, sımsıkı kenetlenmiş bir bütün.

Bu terbiyenin hedefi, halis müminler ve güzel ahlak sahibi insanlar yetiştirmek.

Maksadı, insanlara Allah rızasını ve ebedî cenneti kazandırmak.

Kısa sürede bu kadar başarılı olmasının bazı sebepleri var. Kısaca anlatayım…

Bu sebeplerden biri, ‘ihlas’ hasleti. Efendimiz bütün kuvvetini ihlasta ve hakta bilen bir rehber.

İhlas, amelin sadece Allah rızası için yapılmasıdır. “Allah, ancak kendisi için yapılmış ibadeti kabul eder” ayeti bunu dile getiriyor.

Efendimiz bu ayetin en parlak aynası olmuştur. Şan, şöhret, makam, mal gibi geçici seraplar peşinde koşmamış, yalnız Allah rızasını maksat yapmıştır.

Her sözünün tereddütsüz kabul edilip uygulanmasında samimiyetinin payı büyüktür.

Kureyş müşrikleri, davasından vazgeçmesi mukabilinde Mekke şehrinin başkanlığı ile beraber yığınla dünya malı teklif ettikleri zaman, haberi getiren amcasına şunu söyler:

“Güneşi sağıma, ayı da soluma koysalar, yine bu vazifeyi bırakmam!”

 

 

***

 

Bir başka hususiyeti, talebesi sayılan ümmetine merhamet ve şefkati.

Hadis ve siyer kitaplarında Peygamberimizin “Ümmetim! Ümmetim!” diyerek ağladığı nakledilir.

Bu eşsiz merhameti de insanlara tesir etmiş, verilen bilgileri kısa zamanda öğrenip en güzel şekilde uygulamalarını sağlamıştı. Hangi öğrenci kendisi için gözyaşı döken bir öğretmenin tesirinde kalmaz ki?

Bilirsin, öğrencinin başarısında öğretmenin sevilmesi büyük rol oynar. Öğretmenini sevmeyen talebe, onun dersini de sevmez. Dinlemek azap, çalışmak işkence olur. Fakat dersin öğretmenini seven öğrenciye başarının yolları açılır.

Peygamberimiz sahabileri tarafından en çok sevilen bir insandı. Konuşurken, söze “Anam, babam sana feda olsun ey Allah Resulü!” diye başlarlardı.

Müslümanlar, onun muhabbetiyle gerektiğinde yakınlarından ayrılmış, dünyevi nimetleri terk etmekte tereddüt etmemişler.

(bu kısmı çıkardım) Sahabilerinden Hazreti Enes anlatıyor: “Allah Resulünü tıraş olurken gördüm. Sahabileri etrafını çevirmişti. Tek dilekleri, düşen kıllardan birinin kendilerine isabet etmesiydi.”

Hocasını bu kadar seven kimseler elbette onun söylediklerini uygulamak için ellerinden geleni yaparlar.   

Eğitimci, tavsiye ettiği meseleleri evvela kendine tatbik etmeli. Kendini düzeltemeyen başkasını düzeltemez. Resulullah tebliğ ettiği dini yaşamakta eşsizdir.

Mesela, yalanın kötülüğünü anlatmış, kendisi de asla yalan söylememiştir. Namazı tavsiye etmiş, herkesten çok o namaz kılmıştır. “Ahlakınızı güzelleştiriniz!” diye emrederken, güzel ahlakın zirvesindedir.

Bir ayette “Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında pek çirkindir” diye buyurulur.

Başka bir ayette, bildiklerini uygulamayan âlimler ‘kitap yüklü merkebe’ benzetilir.

Eğitim ve öğretimde temel unsurlardan biri de, hazmedilmiş bilgidir.

Konusunu yeterince bilmeyen öğretmen başarılı olamaz. Zihinde billurlaşmayan manalar, muhataba aktarılamaz.

Şanlı Nebi, ilimde sınırı tayin edilemeyen bir okyanustur. Her ne öğrenmişse Rabbinden öğrenmiştir.  

İlahî kaynaktan aldığı feyizle hiçbir soruyu cevapsız bırakmamış, her konuda ümmetini bilgilendirmiştir.

Tertemiz bir aynaya benzeyen ruhu vahiy nuruna parlak bir ayna olmuş, ümmetini aydınlatmıştır. 

 

***

 

Işıklanmayan lamba aydınlatamadığı gibi, güzel sıfatlarla süslenmeyen eğitimci başkalarını eğitemez.

Mürebbi taklit arzusu uyandırabilmeli. Bu da ancak, hayranlık duygusunu harekete geçiren üstün nitelikler taşımasıyla mümkün.

Kurán ahlakıyla süslenen Efendimiz bütün bu niteliklere mükemmel düzeyde sahiptir.

Güvenilir bir insandır, bu sebeple isminin yanına ‘Emin’ sıfatı eklenmiştir, hem de peygamberlik gelmeden önce.

Tanıyanlar ona tam bir itimatla bağlanmış, her hareketini taklit etmek için hayret uyandırıcı bir titizlik göstermişler. Bir misalini nakledeyim:

Abdullah ibni Abbas radıyallahu anh, Peygamber Efendimizin her hâlini kendisine örnek alan bir sahabiydi.

Seyahatten dönerken, bir ağacın yanına gitti, bir süre gölgesinde oturdu ve tefekküre daldı.

Bu hareketine bir mana veremeyip niçin böyle yaptığını soranlara şu cevabı verdi: “Resulullah da buradan geçerken bu ağacın altında bir süre oturmuştu.”

Zorla yapılan eğitimin faydası azdır. Susamayan su içmediği, acıkmayan yemek yemediği gibi ilim arzusu olmayan kişi de öğrenmek istemez.

Mürebbi bunu bilmeli, talebelerinde ilim arzusu uyandırmanın yollarını aramalı, bulmalı.

Peygamber Efendimiz, her fırsatta ilmin önemini anlatmış, âlimlerin Allah katındaki değerinden bahsetmiş, sahabilerinde büyük bir ilim arzusu uyandırmıştır.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayetini okumuş, bunu teyit için “Allah, kendisine hayır dilediği kimseyi din bilgini yapar” demiştir.

Bir hadisinde “Allah, ilim aramak için bir tarafa yönelen kimseye cennet yolunu kolaylaştırır” buyurur.

İnsanları ilim yaymaya da teşvik eder. “Hazır olup dinleyenler burada bulunmayanlara işittiklerini anlatsın” der.

İlmi yaymanın iki yolu vardır: Anlatmak ve yazmak. Yazılı kaynaklar kalıcıdır ve daha fazla insana ulaşır.

Efendimiz, güzide sahabilerinden Abdullah İbni Amr radıyallahu anha söylediklerini yazmasını emretmiş, o da yazmıştır.

Ebeveyne de sorumluluk yükler: “Bir babanın evladına en güzel hediyesi güzel bir terbiyedir.”

Bu ve benzeri hadisler ev içi eğitimin önemini göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Efendimiz, eğitimi belli bir zaman ve mekâna hapsetmemiş, hayatın bütün alanlarına yaymıştır.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Birey Olmak

Birey olmak istiyorsun demek. Ne güzel! Birey olma arzusu, özgürlük talebi pek yaygın günümüzde...

Devamı »

Heme Ez Ost!

Diyorsun ki: “Tümtanrıcılık diye bir terim var. ‘Tanrı evrende içkindir’ falan diyorlar. Her varlık onun parçasıymış sanırım. Edebiyat dersinde bir şeyler anlatmıştı hoca. ‘Dalga ayrı görünür ama denizdendir’ falan gibi bir laf etmişti. Düşündüm, içinden çıkamadım. Ne demek istiyorlar?”

Devamı »

Keşke!

Keşke her şey güzel olsaydı! Kötülük hiç olmasaydı! Şeytan geberseydi. Hayat ne güzel olurdu! Madem yaratıcının bütün isimleri güzel, eserlerinin de tamamen güzel olması gerekmez mi?

Devamı »

Alzaymır

Bir Almanya dönüşü yolda tanışmış, sohbet etmiş, samimi olmuştuk. Yaşı yetmişin üzerindeydi. Bir ömür Almanya’da çalışmış. Karısı ‘alzaymır’ hastasıymış. Hafızasını kaybetmiş. “Ne zaman başladı?” diye sordum.

Devamı »