ARAMA SAYFASI

Hayret Ki Ne Hayret!..

Hayret Ki Ne Hayret!..

Evrim teorisini esas alan bütün görüşlere göre ilk insanlar vahşi ve ilkeldi. Bu hükme uygun da pek çok hayalî tasvirler yapılmıştır..

 

Evrim teorisini esas alan bütün görüşlere göre ilk insanlar vahşi ve ilkeldi. Bu hükme uygun da pek çok hayalî tasvirler yapılmıştır: Garip sesler çıkarırlar ve ellerine aldıkları sopalarla diğer insanlara ve hayvanlara vurarak hâkimiyet sağlamaya çalışırlar. Soğuktan korunmak için hayvan postlarına sarılmış ve mağaralara sığınmışlardır. Çeşitli otları ve meyveleri toplayıp yerler. Ancak hangilerinin zehirli, hangilerinin faydalı olduklarını anlamaları çok zaman almıştır. Bu arada vahşi hayvanların saldırılarından, zehirli bitki ve mantarlardan zehirlenip telef olanlar da vardır… Farklı bölgelere dağılıp birbirine yabancı kabileler oluşturan ilkel insanlar birbirlerine de saldırmakta hatta bazıları yamyamlık bile yapmaktadır… Uydurulan tahminler böyle uzayıp gider…

İlk insanların mağaralarında otururken yaktıkları ateşin etrafında oturup, ateşin ışığından duvarlara düşen gölgelerini hayretle seyrettikleri, hatta yakalamaya çalıştıkları Platon’un ünlü mağara alegorisinde de yer alır. Sanatın doğuşunu açıklamaya çalışan teoriler, ilk insanların avları ve topladıkları ile karınlarını doyurduktan sonra canlarının sıkıldığını ve enerjilerini atmak için bağırmaya, zıplamaya, ellerine geçen renkli taşlarla duvarları karalamaya başladıklarını ve şiir, edebiyat, müzik, dans ve resim gibi sanatların böyle ortaya çıktıklarını varsayarlar.

Kutsal kitaplar, özellikle Kur’an ise yaratılışı bizzat Yaratıcının sözleriyle aktarır. Buna göre ilk insan Hz. Âdem diğer canlılardan farklı ve özel yaratılmıştır. Rabbi ile meleklerle ve hatta şeytan ile diyalog kurdukları bir konuşma dilleri vardır. Eşi Havva ile birlikte her türlü güzelliğin bulunduğu bir cennette yaşamaktadır. Bu arada cennet bahçe anlamına da gelmektedir. Ancak kendilerine her türlü meyveden yemek serbest olduğu halde, yasak olan tek meyveyi yerler ve ceza olarak cennetten çıkarılırlar ve dünyanın farklı yerlerine gönderilirler.

Âdem ile Havva’nın dünyada birbirlerini bulmaları yıllar sürer. Bugünün şartlarında bile iki insanı dünyanın farklı yerlerine bırakın yürüyerek birbirlerini bulmaları neredeyse imkânsızdır. Bu ilk iki gezgin insan dünyada ne yer ne içer, nerede konaklar, vahşi hayvanlardan nasıl korunur ve hangi yöne doğru yürür?  Âdem ile Havva dünyada yeniden buluştuklarında yaşadıkları romantizm, yeni bir dünya inşası henüz romanlara ve filmlere bile konu olmamıştır. Ne yazık ki, bu olağanüstü insanlık öyküsü, evrim masalları kadar bilime ve sanata aktarılmamıştır.

Aslında bilim ve sanat bundan sonra başlayacaktır. Âdem ve Havva’nın çocukları gözlerini dünyaya açar açmaz hayret ile sorular sormaya başlar: “Bu Ne?”

Talim-i Esma denilen, her şeyin ismini ve ne olduğunu mucize eseri bir lütuf olarak öğrenen Hz. Âdem, çocuklarına ilk öğretmen olur ve böylece ilk eğitim de başlamış olur.

Yenebilecek bitki ve meyveleri Talim-i Esma gereği tanıyan ve bilen Hz. Âdem bunlardan ulaşabildikleri bir kısmı ile ilk tarımı ve ehlileştirilebilir hayvanlar ile dostluk kurup hayvancılığı başlatır. Toprağı yoğurup biçimlendirir ve pişirerek ilk seramikçiliği de o başlatır.

İlk mimari örneğini, yani taşları üst üste dizerek ve çamur ile sıvayarak ilk evi de inşa eder ki, Kâbe’nin ilk binasının da Hz. Âdem tarafından yapıldığı rivayetlerde vardır.

Sanatın İlahi vahiy, ilham, tabiatı taklit, yapılan iş ve ihtiyaçtan, hatta oyun ve eğlenceden doğduğu teorilerinin hepsinin Hz. Âdem üzerine kurgulanması, vahşi ve maymundan türeyen ilkel insana tatbik edilmesinden daha kolay ve mantıklıdır.

Hz. Âdem’in çocukları, evreni ve tabiatı büyük bir hayret ve tecessüs ile gözlemlemekte ve incelemektedir. Onların sineması geceleri gökyüzünde kuyruklu yıldızlar, kayan yıldızlar, gökkuşağı ve kuzey ışıklarıdır. Bunlar ilk insanlar kadar bizim için de hayret verici değil mi?

Ancak zavallı modern insanın gökyüzünü temaşa etmek için vakti ve mekânı da yok… Akşam olunca yüksek apartmanlarının küçük odalarına veya cep telefonun minik ekranına mahkûmdur.

Hayret; felsefe, bilim ve sanatın kaynağıdır. Felsefe yeni soruların cevapları peşinde koşarken, bilim daha yeni ve gelişmiş olanın peşinde, sanat da daha güzel ve farklı olanın peşindedir. Biriciklik, yani benzersiz ve özgün olanı yakalamak sanatın ve estetiğin temel kaynağı oluşturur. Rengârenk doğayı tasvir etmek, duygusal coşkuyu şiirleştirmek ve büyük bir ahenk ile melodi mırıldanmak. Seslerin farklı tınıları yüzlerce müzik aleti geliştirilmesine, anın ve görüntünün yakalanması fotoğraf ve sinemanın keşfine yol açar. Müzeler ilk çağlardan itibaren gelişen bilim ve sanat eserleriyle dolar. Hayret şimdi buraları gezmekte.

Kur’an insanlara, kendilerinden önce yaşamış toplumların antik kentlerini ve arkeolojik alanlarını gezmeye ve ibret almaya teşvik eder.

Ne hayrettir ki, bütün bu insanlık inşasında iyi şeyler gibi kötü şeyler de gelişmektedir. Habil ile Kabil olayı insanlığın önüne iki yol açmıştır. İyilik ve kötülük, iman ve isyan, nefis ve vicdan, dostluk ve düşmanlık, bencillik ve fedakârlık, vahşet ve uygarlık. İnsanlık, önünde açılan bu iki yolda mahşerin adaletine doğru ağır ağır yürümektedir.