TR EN

Dil Seçin

Ara

Kazandıran Sabır Ve Şükür

Birinci yazımızda, sınanmanın anlamını, amacını, nelerle ve nasıl sınandığımızın teorik çerçevesini değerlendirmiştik.

 

Birinci yazımızda, sınanmanın anlamını, amacını, nelerle ve nasıl sınandığımızın teorik çerçevesini değerlendirmiştik. Ardından da yazımızı, sınandığımızı nasıl anlayabileceğimiz, sınavı kaybetmenin veya kazanmanın nasıl anlaşılabileceği türünden sorularla bitirmiştik. Cevap aramaya şu hikayeyle başlamama izin verin:

Bir tanıdık düğününde bir hatıra gündeme geldi ve ortamdaki bir amca, “Elli küsur yıl önceydi, çocuktum, olayın tanığıyım.” dedi. Gözlerimizi dört açıp dinlemeye koyulduk. Şirin köylerine ormanın içinden bir yabancı genç gelir ve çeşmeye en yakın evin sahibi köylüden yardım ister. Köylü, “Gençsin, çalışsana!” diyerek genci azarlayıp gönderir. Ertesi sabah köylü ahırdan dayanılmaz kokular geldiğini algılar ve kontrol edince de iki semiz ineğinden birinin öldüğünü görür. Ertesi gün de diğer inek ölünce, “Gelen Hz. Hızır mıydı?” diye konu köylünün diline düşer. Gelen kimdi bilinmez; lakin bu türden çok sayıda hatıra, sınandığımız anda pek çoğumuzun gafil yakalanabildiğimizi gösteriyor.

 

Sınandığımızı fark edebilecek miyiz?

Sınandığımızı ne kadar hızlı kavrayabilirsek, hatadan o oranda hızlı kurtuluruz. Rabbimiz toplumlara sınandıklarını büyük olaylarda elçileriyle alenen bildirir; ancak kural olarak sınanma sırrı, herkesin sınandığını kendi basiretiyle keşfetmesini gerektirir. Örneklere bakalım:

“Yüce Allah’ın gönderdiği iki melek Harut ve Marut, Babillilere sihir ilmini öğrettiler. Ancak, ‘Biz imtihan için gönderildik, sakın yanlışı tercih ederek kâfir olmayasınız’ demeden kimseye sihir öğretmediler. İnsanlar ise o iki melekten, karı ile koca arasını açan şeyleri öğrenmek yoluyla sınavı kaybettiler.” (Bkz. Bakara; 102)

“Allah (cc.), Hz. Salih’in (as.) halkını dişi bir deveyle sınadı. Halk suyun kendileriyle deve arasında paylaşım planını çiğneyip de deveyi kesince, yüce Allah’ın emrine isyan etmelerinin bedeli yok edilmeleri oldu.” (Kamer; 27-29)

Önemli olan sınavı kaybetmemiz halinde derhal durumun farkına varmamız ve tövbeyle, yalvarıp yakarışla Rabbimize sığınmamızdır. Atalarımız Hz. Adem (as.) ile Hz. Havva’yı (as.) kurtaran sır, sınavı kaybedince hemen başvurdukları tövbe tutumudur. Yüce Yaradan bu konuda yeryüzünde yaşanmış türlü “sınanma hikâyelerine” dikkatimizi boşuna çekmemiştir. Düşünelim:

Hz. Süleyman (as.), devletinin ileri gelenlerine “Kim Belkıs’ın tahtını bana getirir?” diye sorduğunda, bir vezir “Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm” dedi. O an Hz. Süleyman (as.), tahtı yanına getirilmiş hâlde görünce, Aziz Allah’ın kendisini sınadığını derhal anladı. Anlamasıyla sınavı kazanması bir oldu. Çünkü o nimet karşısında, “Ben ne kudretli sultanmışım!” düşüncesine düşmedi de hemen şöyle dedi:  “Bu olay, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml; 40) Bu basirete bin barekallah.

Diğer örneğimiz ise sınandığını kaybettikten hemen sonra anlayıp durumu düzelten Hz. Davud’un (as.) hikâyesidir: Hz. Davud’un (as.) yanına gelen iki kişiden biri, “Benim şu din kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum! Böyle iken “Onu da bana bırak!” dedi ve çenesiyle beni bastırdı.” der.  Hz. Dâvud (as.) derhal: “Doğrusu, senin tek koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle o sana haksızlık etmiştir.” karşılığını verir.

O sözü sarf ettikten hemen sonra kalbine gerçek doğar. Suçlanan kişiye de sormadan, savunmasını almadan, tek taraflı bilgiyle hüküm verdiğini fark eder. Mübarek Peygamberin (as.) o andaki halini Rabbimiz şöyle açıklar: “Davud, kendisini sınadığımızı anladı; Rabbinden bağışlamasını diledi, secdeye kapandı ve tövbeyle Rabbine yöneldi.” (Sad; 23-24)

İşte bir sınavı kazanmanın birinci şekli Hz. Süleyman’ın (as.) hikâyesi ise,  ikinci şekli Hz. Davud (as.) hikâyesidir. Kaybettiğini derhal fark etmek ve çabucak Şefkatli Rabbe telaş içinde yönelip yakarmak, secdelere kapanıp durumu düzeltmeye çalışmaktır. Bu basirete de bin barekallah.

Doğrusu bir insanın yaşadığı bir darlıkla veya dirlikle, bir kavuşmayla veya ayrılıkla, bir kazanmayla veya kaybetmekle sınandığını anlaması ve o anda kaybetmekten kurtulup doğru tavrı ortaya koyması Yüce Allah’ın kuluna çok büyük lütfudur. Muhteşem bir ilahi yardımdır, candan bir şefkattir. Hz. Yusuf’un (as.) o karşı konulamaz kadından korunmasının ardındaki sır da budur. Rabbimiz bizi kendimize bırakmasın, düşersek rahmetini gönderip kaldırsın.

Atalar bu sırdan olsa gerektir ki, sınavları kazanmayı kolaylaştırmak için olsa gerek, “Her geceyi Kadir bil! Her geleni Hızır bil!” demişlerdir.  Her olayla sınandığımızı düşünmek doğru bir yaklaşım olmakla birlikte bilhassa hayatımızda belirgin iniş çıkışlarda ve değişimlerde sınandığımızı aklımızda tutmalıyız. Dualarımızda da, sınanmalarımızı kaybetmekten sıklıkla Rabbimize sığınmalıyız.

Yeni bir soru: Sınavı kaybetmenin veya kazanmanın bir göstergesi var mı? Nasıl anlayabiliriz?

 

Sınavın amacı neydi?

“İyi günde şükrediyor muyuz ve kötü günde sabrediyor muyuz” sorusunun cevabını açığa çıkarmak değil miydi? Öyleyse kayba mı kazanmaya mı gittiğimizi anlamak için tutumlarımıza bakacağız.

Bir yarışmayı mı kazandınız? “Ne zekiymişim!” düşüncesiyle övünen kaybetmiş; “Hamd olsun bana kazandırana!” düşüncesiyle şükreden kazanmıştır. Düğün mü yaptınız? “Ne mutluyum, ne büyük iş başardım!” diye düşünen kaybetmiş; “Hamd olsun bana bu başarıyı lütfedene!” düşüncesine kapılan kazanmıştır.

Malınız kazaya mı uğradı? “Neden ben bu lanet kazaya uğradım?” diye eseflenen kaybetmiş; “Rabbim, buyruğundan gelene boyun eğiyorum, kalbime sabır ve çare bağışla.” diyen de kazanmıştır. Şu halde kaybedenler, sabırsız, şükürsüz, şikâyetçi, esefçi, ona buna bağıran, memnuniyetsiz kimselerdir. Kazananlar ise sabrın ve şükrün sükûneti içerisindedirler. Ne varlıktan şımarırlar; ne de yokluktan ezilirler.

 

Pekâlâ, sınavı kazanırsak ne olur; kaybedersek ne olur?

Sınavı baştan kazanmak sabra ve şükre tutunmaktır. Şükrün meyvesini yüce Rabbimiz “Şükrederseniz nimetimi ziyadeleştiririm.” (İbrahim; 7) ayetiyle açıklamıştır. Sabrın sonunu da “O sabredenleri müjdele!” (Bakara; 215) “Sabredip salih amel işleyenlerin dışında kalan kimseler hüsrandadırlar.” (Kevser; 2-3) buyruğuyla bildirmiştir.

Sınandığımız nimete şükrettiğimizde Allah o nimeti artırır ve musibete sabrettiğimizde de sınavın sonunda onu kaldırıp götürür. Şu halde sınavı kazanmak sürekli yükselmektir. Kazandıkça, son nefesinize kadar yükseldikçe yükselirsiniz, nimetlere gark edilirsiniz. Ucu bucağı yoktur.

Ama ya kaybedersek? O zaman da merhametli Mevla bizi giderek ağırlaşan şefkat tokatlarıyla uyarır. Biz o uyarıları dinlememekte direnirsek, bizi günah bataklığımızda rahat bırakır. Sınavın sonunda da, Allah korusun, kahredici bir büyük tokat vardır. Ruhsal Zekâ kitabımızın son kısmında örnekleriyle açıkladığımız bu süreci açıklayan şu ayete dikkat buyurunuz: “Onlar uyarıldıkları şeyleri (ısrarla) göz ardı edip unutunca, üzerlerine her imkânın kapılarını açtık. Verdiklerimizin hülyası içerisinde sevinip şımardıkları bir sırada, onları ansızın yakaladık da tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.” (En’am; 44)

Günahkâr ve gafil kullarız ve küçük kaybedişlerden kurtulmamız zor. Hamd olsun bize tövbe kapısı açık tutan Rabbimize. Rabbimiz bizleri o nihai büyük kaybedişlerden korusun.

Türlü türlü sınanma şekilleriyle karşılaşabiliriz. Bazen bir düşünceyle sınanırız, bazen bir sözle, bazen bir iddiayla, bazen bir alaycı tavırla ve bazen de bir tutumla sınanırız. Her iddialı söz veya tutum bize bir sınav olarak döner.

Hafızamı yokladığımda pek çok tutumumun karşılığıyla zamanı gelince yüzleştirildiğimi hatırlıyorum. “Hiç hastalanmıyorum, ne sağlamım!” diye düşündükten sonraki yıllar boyunca hastalıkla boğuştum. “İşte başardım kitabımı bitirmeyi!” naraları attım; o gece çarpan bir virüs bilgisayarımdan tüm yazdıklarımı sildi. Birine içimden küfürler savurdum, az sonra tanımadığım başka biri bilmediğim bir nedenle bana küfürler savurdu. Giymeye kıyamayıp da beklettiğim ayakkabı giydiğim ilk gün çalındı. Neler neler oluyor hayatımızda da, dikkat edip ders alıyor muyuz?

Biriyle bilinçsizce alay mı ettik? “Hadi başına gelsin de görelim!” der Kader. “Ben olsam şöyle yapardım!” türünden bir iddiada mı bulunduk? “Hadi, gir içine aynı şartların! Yap bakalım iddianı, yapabilecek misin?” denir bize adeta.

Rabbimiz sınavlarımızı kazanmamızı, kaybedersek de derhal tövbeyle düzeltmemizi nasip buyursun.