ARAMA SAYFASI

İnsandaki Gerçeklik Algısı

İnsandaki Gerçeklik Algısı

Gerçeklik algısı beynin çalışmasının bir parçasıdır.

 

Son yıllarda sıkça kullanılan ‘mistik deneyim’ tanımı, teknik olarak kısa süreli yaşantılar için kullanılır. Bir insanın birkaç saat süren ‘kendinden geçme’ halidir. Mistik deneyim esnasında bazı kişiler kişilik sınırlarının ortadan kalktığını, bütün isteklerinin karşılandığını, bütün ihtiyaçlarının giderildiğini hisseder tarzda bir ruh halini yaşarlar. Bazı kişiler ise halüsinasyonlar görebilirler; “Yeniden doğmuş gibiyim, ebedi ve ezeli güç tarafından kuşatıldığımı hissediyorum; onun oradaki varlığından şüphe etmem kendi varlığımı inkâr etmekten daha güçtü; onun gerçekliği benimkinden daha baskındı; ruhum o güçle mükemmel bir uyum içinde; yıldızların dışına çıkmış gibiyim; dünyanın bütün güzelliğini, aşkı, hüznü, ayartılmışlığı duyumsuyorum; bir tecelli yaşıyorum, parlak ışık gördüm; bana ‘gel’ diyor, ‘beni sev’ diyor, duvarın içinden birisi geldi ve bana dokundu, böylece içimde bir heyecan oluştu, karartı gördüm” gibi beş duyu ile ilgili algılamalar mistik deneyimi ifade eden sözlerdir.

Hallusinatuar yaşantıyı kişi tanrısal varlığın ifşası olarak yorumluyordu. Aynı zamanda korkunç, tarif edilemez varlıklar tarafından kuşatılmak, berbat his uyanması, takip hissi, büyüsel varlıklar tarafından yönetilme hissi, düşüncelerini okuyan kişilerin varlığı düşüncesi hepsi pozitif veya negatif etkili halüsinasyon veya illüzyonlardır.

Bu alanda araştırma yapanlar içerisinde eski görüşe sahip olanların fikri, bu mistik deneyimlerin organik temeli olmadığı yönündeydi. Cenevre’de Profesör Flournoy istem dışı yazı yazma yeteneğine sahip bir arkadaşının yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Ne zaman otomatik olarak yazı yazmaya başlasam, bunun bilinçaltından kaynaklanmadığını hissederim. Bedenim dışında yabancı bir varlığın farkına varırım. Bu izlenimi tanımlamak çok güç, ama öylesine belirgin ki, tam yerini bile işaret edebilirim.” Peki bütün bu yaşantılar nesnelleştirilmiş ve dışsallaştırılmış fikirler miydi, yoksa görünmeyen gerçeklik tarafından algılarımızın değiştirilmesini mi ifade ediyordu? Bu soruya bilimsel prensipler içerisinde evet veya hayır cevabı vermek çok güçtür. Ancak materyalist bakış bunların beyinsel bir fenomen olduğunu söylerken, ilahi perspektifin görüşü; beyinsel bir fenomen de olsa, ilahi iradenin dışına çıkamayacağı eksenindedir.

 

Beyin ve mistik deneyim

 

Gerçeklik algısı beynin çalışmasının bir parçasıdır. Şizofreni gibi akıl hastalıklarında hayal ile gerçek arasındaki sınırları algılama bozulduğu için kişi halüsinasyonlara inanır ve hezeyanlar oluşturur. Beynin bazı bölgelerinin farklı çalışması ve hatalı protein üretmesi laboratuar ortamında test edildiğinde çarpıcı bulguların olduğunu fark ederiz: Mesela, bazı ilaçlarla deneysel manipülasyonlar yapılıp kişi mistik deneyimlere sokulabilmektedir. Mistik deneyime inandırılıp intihar komandosu tarikatı oluşturan “Haşhaşi” tarikatı Ortadoğu’da uyuşturucu ile insanları inandırmıştı. İlk defa, Boston’daki bir nörolog 1975 yılında dini ve felsefi uğraşlar gösteren bir sara hastasının beyninde temporal bölge bozukluğu olduğunu tanımlamıştır. Mistik deneyim şeklinde nöbet geçiren kişilerin beyinlerinde bu bilgileri işleyen alanların bozulduğu böylece tespit edilmiş oldu.

Beyinsel bir fenomen olan mistik deneyim bir başlangıç mıdır yoksa bir sonuç mudur? Tanrı inancı insan beyninin ürünü müdür, yoksa Tanrı soyut evrenden somut evrene bağlantı kurma organı olarak beyni mi var etmiştir? Bu sorulara herkes yaşama bakışına göre cevabını verecektir. Ancak şu da bir gerçektir ki, mistik deneyimi yaşayan kişiler yaratıcının varlığına yönelik tartışmalarda sarsıcı etkiden kurtulabilmektedirler. Kendinden geçme hali görünmez olmasına rağmen, mevcut olan beş duyu ile algılayamasa da “orada bir güç” var duygusu ile bilincin algılamasına yol açmaktadır.

 

Ontolojik imajinasyon ve sorgulama

 

Varoluş konusunda aşırı derecede zihinsel uğraşa giren kişiler de, mistik deneyim yaşayabilirler. Nasıl ki, tutkulu bir aşık sevdiği kişinin tasvirini her yerde ve her şeyde görürse; takıntılı kişilerde yoğun düşünce ve tasvir ürettikleri konularda halüsinasyon yoğunluğu yaşayacaklarından imajinasyon meydana gelebilir. Bu imajinasyon şairlerin, ressamların, bestekârların kısacası sanatçıların sezgi ve ilhamlarını açıklamaktaki en önemli veridir. Zihinsel odaklanmanın ve yoğunlaşmanın soyut evrendeki bilgi dosyalarını ulaştırıcı bir etkisi olduğunu düşünmek mümkündür. Peygamberlerin özgeçmişleri incelendiğinde, çileli dönemlerde ve peygamberlik gelmeden önce ontolojik imajinasyonla çok uğraştıkları bilinir. İslam Peygamberi Hz. Muhammed, peygamberlik öncesi Hira Dağında soyut evrenle bağlantı kurma konusunda ısrarcı bir çaba içindeydi. Belli bir liyakat düzeyine geldiğinde ona hiç kimseye verilmeyen bilgiler yüklenmişti. Aynı şekilde Mozart kendi alanında o derece zihinsel bir yoğunluk yaşıyordu ki, müziksel evrende hiç kimsenin ulaşamadığı bilgiye ulaşmıştı. Piri Reis, Mimar Sinan gibi bilimsel keşiflerde bulunan mucitlerin yaşantıları incelenirse; yaptıkları icatlardan önce zihinsel odaklaşma, duygusal yoğunlaşma, amaca yönelik imajinasyon alt yapısı hemen görülebilir.

Zihinsel yoğunlaşma ile insanlığa ulaşan yeni bilgiler, inandırıcılığı da beraberinde getirir. Bu kişiler gerçeklik hislerini o derece derin yaşarlar ki; odaklandıkları konuya, gözleriyle görmüş gibi inanırlar. Bu gerçeklerin rasyonel verilere uygun olup olmadığı ise ayrı bir tartışma konusudur.

Bir verinin rasyonel yani akla uygun olması için; önermenin gerçek olduğu iddiası, önerme ile ilgili soyut ilkelerin varlığı, gerçeğe dayalı üretilen varsayım ve mantıksal olarak tanımlanan çıkarmalar gerekir.

Mistik deneyim verilerini bu ölçülere göre değerlendirdiğimizde bazı sonuçlara ulaşmak mümkündür. Bunlardan birincisi, mistik yaşantıları insanların gerçek olarak yaşamalarıdır. İkincisi, veri ile ilgili iyi, doğru, güzel, faydalı gibi soyut ilkelere uygunluktur. Üçüncüsü, mistik yaşantılara bağlı olarak üretilen varsayımdır ki; bir dış gücün varlığını gösterir. Dördüncüsü ise mantıksal olarak yapılan tanımlamadır ve kişiyi “doğadaki düzenden yola çıkarak yaratıcının varlığına inandığım gibi mistik yaşantımdaki inandırıcılıktan, gerçeklik algımdaki değişiklikten hareketle beni mutlu edecek bir güce inanıyorum”  önermesine ulaşılır.

 

Duygusal muhakeme

 

İnsanın, yaratıcının varlığını beş duyu ile algılaması gerçekten zordur. Ancak insan duygusal yargılama ile yaratıcının varlığını hisseder ve ona inanır. Dini nesneler ile ilgili duyumsamalarımızdan en farklı ve özel olanı şudur: Mutlak teslimiyetten kaynaklanan coşku, dinginlik, iç huzuru ve gönül rahatlığı hissi… Bu hissin varlığı, mantıkî çıkarsamalar ve bu hisse hitap eden bir gücün varlığına dayanarak nedensellik bağının kurulmasını sağlar. Dinler tarihi, korkudan kurtulmanın memnuniyeti ile birlikte, mutlak teslimiyetin verdiği coşku ve iç huzurun rolünü gösteren örneklerle doludur.

Evren insan aklının kavrayabileceği bir teori ve plana göre oluşturulmuştur diyenler, inancı bilimsel bir kategori olarak değerlendirmeseler de; yeni bilimsel bilgiler yaratıcıyı kavramanın aklın anlayabileceği bir teoriye dayanan, tasarımsal varoluşa ilişkin hislerin algılayabileceği bir akıl yürütmeden, duygusal muhakemeden ve kuantum mekaniğinin öne çıktığı bir plandan meydana geldiğini belirtmektedirler. Dindeki takdir ve hayranlık hissi, bütün takdir ve hayranlık hisleri gibi bir süre sonra alışkanlığa dönüşür. İnsanlar kaynağını unuttıkları otomatik ritüeller halinde dini yaşamaya başlarlar. İşte bu ontolojik sorgulama modern yaşamamın gerçeklerini yeniden keşfetmeye götürecek önemli ve faydalı bir sorgulamadır.