TR EN

Dil Seçin

Ara

Kronik Hastalıklar Neden Kroniktir?

Hastalığın tarihi insanlığın varoluş tarihiyle aynı olsa gerektir. Çünkü insanın yaşadığı çevre ile hastalıkların oluşum çevresi onbinlerce yıldır değişmemiştir. Onbinlerce yıldır aynı güneşle ısınıp, aynı toprakta yetişen şeylerle besleniyoruz. Şimdilerde her ne kadar hormonal yöntemlerle yediklerimize bile müdahele ediliyor olsa da..

İnsan kendisine sunulan bu çevrede, zekasının da yardımıyla hastalıklarla hep uğraşagelmiştir. Bir kısım hastalıkların çaresini bulup ortadan kaldırırken, diğer bir kısım hastalıkların çaresini bulamasa da onlarla yaşamayı öğrenmiştir. Ya da onlarla yaşamak mecburiyetinde oluşunun verdiği bir kanıksama bu durumu kabul edilebilir hale getirmiştir insan için.

Hastalanıp tedavi olmaya çalışmaktansa hastalıktan korunmanın mümkün olduğunu fark etmiş, hastalık faktörlerini öğrenmeye çalışmış onlardan uzaklaşmayı veya korunma yollarını da çözümlemeye çalışmıştır.

Elbette ki hastalıklar durduk yerde meydana gelmezler. Hastalığın gelişimi için uygun zemin ve gerekli faktörler söz konusudur.

Hastalığın oluşumundaki faktörler birden fazladır. Birincil olarak, genellikle bir dış faktör söz konusudur. Bu dış faktör ise, ya bozucu bir patojendir, bakteri vb. gibi, ya da soğuk sıcak gibi vücudun genel dengesini bozan bir etmendir. Dış etmenin şiddeti hastalığın seyrinin ölümcül olmasıyla yakından ilgilidir. İç dengeler ise dış faktörler kadar hastalığın oluşumunda ve devamında etkindir.

Eğer vücudun savunma sistemi yeterli, yedek gıda, mineral vitamin vb. depoları yeter derecede doluysa, hastalık çoğunlukla dışardan destek almadan atlatılır, ya da küçük bir destek hastalığın şifa ile sonuçlanması için yeterlidir. Yani, zemin hastalığın gelişmesi için uygun değildir. Dolayısıyla hastalık zayıf, buna karşılık vücut kuvvetli olacaktır. Eğer bozucu faktör vücudun dengesini bozamayacak derecede zayıfsa sonuç değişmeyecektir.

Patojen faktör kuvvetli, vücut kuvvetli ve dengeli, depolar yeterliyse kısa süren şiddetli bir hastalık gerçekleşecektir. Sonuç ölümcül dahi olsa sürümcül, yani kronik olmayacaktır. Sonuç ya vücut lehine tam şifadır, ya da patojenite, yani hastalık lehine ölümdür.

Patojen faktör şiddetli, vücut zayıfsa, kısa süren zayıf bir çarpışma ve tükenişle hastalık hastanın aleyhine sonuçlanacaktır.

 

HASTALIK NEDEN KRONİKLEŞİR?

Bu soruyu iki temel sorunun tanımını yaparak açmak gerekir. Eğer temelde bir enzim defekti varsa, o eksikliği bir şekilde yerine koymadan, ya da sorun oluşturan maddeye karşı bir engel koymadan hastalığı tedavi etmek pek mümkün değildir. Örneğin hemofili rahatsızlığında kanın pıhtılaşmasında rol alan protein yapısındaki maddelerin üretimi yapılamamaktadır. Bu durumda tedavi ilgili maddenin gerektiğinde dışardan verilmesiyle yapılabilir. Hemofili rahatsızlığının şimdilik başka bir tedavi yolu da yoktur.

İkinci bir neden olarak, hastalığın temelinde bir dış etmen söz konusudur. Bu dış etmen, yani patojen zayıf, vücut zayıfsa, dengeleri bozulmuş ve/veya yedek depoları yeterli değilse süreç uzayacaktır. Bazen hastalık hafifçe galip gelecek ve hasta o dönemde rahatsızlığının alevlendiğini fark edecektir. Bazen de vücut hastalığa hafiften galip gelecek, hasta o dönemde desteğe çok fazla ihtiyaç duymayacaktır. Süreç böylece, bir hasta, bir hastalık lehine uzayıp gidecektir. Yani hastalık kronikleşecektir.

İşte bu uzayan süreçte dış katkı, destek oldukça önemlidir. Doğru tanımlanmış bir destek sürecin hasta lehine ilerlemesini sağlayacaktır.

Ya da astımda olduğu gibi hem dış etmen, hem de iç faktörlerdeki dengesizlikler söz konusudur. Bu durumda hastanın allerjenle temasını tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmadığına göre, savunma hücrelerindeki aşırılığı teskin etmek gerekecektir.

 

KRONİK HASTALIKLARLA YAŞAMAK BİR ZORUNLULUK MU?

Hastalığın çaresini bulmak demek, hastalığın kökenine inerek onu varolduğu yerde yenmek demektir. Hastaya o hastalıkla mücadele ederek yaşamayı öğretmek demek değildir.

Modern tıbbın sunduğu tedavi olanakları birçok hastalığı ölümcül olmaktan çıkarmıştır, doğrudur. Örneğin orta çağın en ölümcül hastalığı olan frenginin tedavisi için bu gün iki doz penisilin yeterlidir. Hastalıkların tamamı için değil, ama bir kısmı için durum böyledir. Kısa süreli bir tedaviyle hasta eski sağlığına kavuşuverir. Bu katkıyı gözardı etmek elbette doğru değildir. Ama tedavinin tek adresi, tek yetkin ismi olarak gösterilebilecek boyutta değildir modern tıbbın bu katkısı.

Oysa diğer birçok hastalıkta, modern yaklaşımlar çözüm sunamaz, hastalığın belirtilerini azaltma yöntemleri geliştirerek hastaya ilaca bağımlı bir yaşam modeli sunar. Örneğin, hipertansiyon hastalığında yani yüksek kan basıncı probleminde, hastaların %90’ında neden belli değildir. Zaten ismin hipertansiyon=yüksek basınç olarak alınması bunun göstergesidir. Yüksek kan basıncı bir neden değil, bir sonuçtur. Bir problemin belirtisidir, aynı yüksek ateş gibi. ‘Yüksek ateş’ bir hastalık ismi olamayacağı gibi, yüksek kan basıncı belirtisi de bir hastalık ismi değildir.

Hastalığın nedeni bazen vücudun denge mekanizmalarının bozulması sonucudur. Tedavinin bu yönde yapılması gerekir, hipertansiyonda olduğu gibi. Bazen de savunma mekanizmaları yeterli değildir, dolayısıyla tedavinin o merkezde olması gerekir, örneğin kronik sinüzitte olduğu gibi. Bazen de vücudun gereksiz aşırı tepkisi vardır, bastırılması gerekir, astımda, allerjik hastalıklarda olduğu gibi. Bu durumda ya hastaya sürekli ilaç vererek hastalığı baskılamak, ya da akupunktur gibi bir yöntemle savunma sistemini sempatik-parasempatik sistemler üzerinden rehabilite etmek, yani yeniden düzenlemek gerekir.