TR EN

Dil Seçin

Ara

Ekonomi Değil, Ahlâk Krizi!

Son günlerin en çok konuşulan konusu, hiç kuşkusuz, küresel ekonomik kriz. Televizyon ve gazetelerde yapılan enine boyuna tahlilleri, toplumun her kesiminden insan dikkatle takip ediyor.

Fakat ekonomi uzmanları ne kadar basitleştirmeye çalışırsa çalışsın, iktisat terimlerinin karmaşıklığı, pek çok şeyin hâlâ anlaşılmasına mani. Mortgage, endeks, parite, Keynesçi ekonomi ve daha binlerce iktisat teriminin, çoğu insanın kafasında bir karşılığı yok.

Yine de biraz bahsetmemiz gerekirse, kriz için konuşulan sebepler, muhtelif. Amerika’da ödeme gücü olmayan en fakir insanlara bile ev alma kredisi verilmesinden bahsediliyor. Bu çarkın durmaya başladığı ve zincirleme olarak diğer bütün iktisadî unsurları etkilemeye başladığı nokta.

Ardından, daha kapsamlı yapılan yorumlarda, finans sektörünün faiz yoluyla paradan para kazanmanın (rant ekonomisi) envai çeşit yolunu üretmelerine işaret ediliyor. Bankalar ve özel finans kuruluşları, kârlarını devasa boyutlarda katlamak için sürekli olarak paraya tahvil edilebilir değerli evraklar üzerinde alım-satım gerçekleştirmişler. Ve üst bir denetim mekanizması bulunmadığı için, bir noktadan sonra, evet, kârlar katlanmış ama ortada ne o miktarda borcu ödeyecek insan varmış, ne de para.

Yani sizin anlayacağınız, bir yanda ortada kısıtlı bir reel üretim varken, öbür yanda köpüklenmiş deniz dalgası gibi şişmiş bir finans, daha doğrusu finans balonu varmış. Ve bir noktadan sonra o balonun patladığını “küresel ekonomik kriz” tantanasıyla hepimiz öğrenmiş olduk.

Başka yönlere işaret edenler de var tabi. Mesela, bizde de eskiden çok yapılan ve şikâyet konusu olan Merkez Bankası’nın karşılıksız para basması, meğer ABD ekonomisinin dünya ölçeğinde kendisini bugüne kadar ayakta tutan en önemli marifetiymiş.

Bir mahalle düşünün. Mahallenin zengini, evinde sürekli para basıyor ve bunu komşularından mal ve hizmet satın almak için kullanıyor, onlara parasını veriyor. Onlar da bu parayı değerli bilip evlerinde (hazinelerinde) stokluyorlar. Onlar paraya değer verdikleri sürece, mahallenin zengini de para basmaya devam ediyor.

İşte, ABD, dünyada buna benzer bir sömürü düzeni kurmuş. Fakat dünyanın geri kalanı da bu düzenin bir parçası olmayı gönüllü kabul etmiş, ucundan kenarından sömürenlerden olma umuduyla. Ama büyükler, küçüklere kaşıkla verirken kepçeyle almayı hiçbir zaman ihmal etmemişler. E, oyunun kuralı hep böyledir.

Manzara aşağı yukarı böyle. Kriz patlak verince, tabi sadece mahallenin zengini değil, geri kalanının da derdi büyük oldu. Çünkü tüm düzenleri, zenginin işlerinin iyi gitmesine endeksli hale gelmiş. Mesela, “Acaba, ABD bankaları iflas eder de, bizim paralar batar mı?” diye Arap sermayesi diken üstünde. O yüzden, yavaş yavaş yatırımlarını başka yerlere dağıtmaya çalışıyorlar. Farklı rivayetlerde, krizin çıkmasında bunun da rolü olduğunu söyleyenler yok değil.

Değerlendirmeler genelde buna benzer şeyler. Peki, tüm bu değerlendirmelerde dikkatinizi bir şey çekti mi? Ciddi bir ahlâkî zaafa, mesela kanaatsizlik ya da israfa, veya açgözlülüğe, veya yanında açlıktan ölse bile kendisinden başkasını düşünmemeye, veya dünyanın yüzde beşlik dilimini oluşturup da % 40-50’lik maddi değerine sahip olanların elleri altında bulunandan fakirlere kuruş aktarmamalarına dair, doğrudan bir cümle duydunuz mu hiç?

Sanki tüm hata, kredi şirketlerinin borcunu ödeyemeyecek derecede fakir kişilere kredi vermesindeymiş gibi yansıtılıyor. Sanki olay basit bir sistem sorunu ve gerekli düzenlemelerle eninde sonunda atlatılabilecek bir şeymiş gibi.

Yanılmıyorsam, bir tek Papa,          “yaşanan krizin maddiyata bel bağlamanın yanlışlığını ortaya koyduğunu” ifade ederek “bu, bir ilahi uyarıdır” dedi. Onun dışında, bizde bu cümle zaten sansürlü olduğu için konuşan olmadı.

Oysa, bu yaşadığımız küresel ekonomik kriz, en katmerlisinden bir ahlâksızlık sorununun sadece son sahnesidir! Ya da başımıza ördüğü son çorap! Üstelik, bundan önce ördüğü gibi, bundan sonra da örecek.

Çünkü adına kapitalizm denen sistem, ahlâkî bir temele dayanmıyor. Bu sistemin en büyük mahareti, faiz enstrümanıyla parası olanları çalışanların sırtından geçinen parazitlere dönüştürebilmesi.

Yakıt olarak ise sistemin ihtiyaç duyduğu şey çok basit: Hırs! Dünya hırsı! Daha çok mal, daha çok para, daha çok servet, kısacası zenginleşme hırsı. Öyle ki, insanların gözleri bu hırslar sebebiyle körleşecek. Yanındaki komşusunun aç mı tok mu yattığı, onun için bir şey ifade etmeyecek. Kazancını helalden mi haramdan mı kazandığı önemsizleşecek. Başkaları ekmek bulamazken kendisinin pasta yemesi vicdanında bir rahatsızlık oluşturmayacak.

Nitekim, krizle ilgili haberlerde, kişisel gelişimin başarı idolü olarak gözlerimize soktuğu CEO’lar, üst düzey şirket yöneticileri, 125 dolara hamburger yiyormuş Amerika’da. Gelin, bu insanların nasıl bir lüks yaşam histerisine tutulduklarını siz hesap edin. Ve aynı Amerika’da milyonlarca insanın sokaklarda ekmek bulamadan yattığını düşünün bir de.

Kapitalizm, işte böyle bir insan tipi üzerinde yükseldi. Ancak bu şartları yakaladığında, münbit zemin bulmuş bitki gibi yeşerdi. Dolayısıyla, kapitalizmin idealize ettiği insan tipi, “bystander apathic”tir. Yani, başka insanlara ancak bir “seyirci kayıtsızlığı” penceresinden bakan vicdansız ve gaddar bir insan tipi. Yanında dünya savaşı çıksa, kendi lüksünden ve yaşam tarzından vazgeçmek istemez bu tip.

Seyirci kayıtsızlığı demişken, bu kavramın 1970’li yıllarda psikoloji dünyasını allak bullak ettiğini biliyor muydunuz? Yapılan kontrollü deneylerde, sokağın ortasında baygın rolü yapan ve kaldırımın ortasında öylece yatan kişiye gelip geçen insanların yardım etmemesi, insanın doğasına ilişkin ciddi tartışmaları beraberinde getirmişti.

İşte kapitalizm ya da sermayecilik, gözleri kör eden hırs nedeniyle kanaati ortadan kaldırdığı gibi, insanlar arasında yardımlaşma ve paylaşımı da yok ediyor. Başkasının durumunun kötüye gitmesi, ona yüksek faizli borç para vererek sömürmenin yeni bir fırsatı olarak görülüyor. Kapitalizm öncesi dönemde intihar sebepleri arasında borcu olmak diye bir madde yoktu. Ama bugün borç ve icra sebebiyle insanlar canlarına kıyabiliyor.

Bu öyle bir şey ki, kapitalist sistemde, mesela Fatih döneminde yaşandığı söylenen şu olayı görmek mümkün değildir:

Hani Fatih bir keresinde tebdil-i kıyafet etmiş ve esnafı dolaşmış. Bir dükkana girmiş. Orada bir şey aldıktan sonra, dükkan sahibi Fatih’e “Benden aldığınız yeterlidir. Fakat bitişiğimdeki dükkan henüz siftah etmemiştir. Kalanı da oradan alınız.” deyip Fatih’i bitişiğindeki dükkana uğurlamış.

Bu olay, kapitalist sistemde hayal dahi edilemeyecek bir olaydır. Çünkü burada hırs yok, kanaat var. Çatışma yok, yardımlaşma var. Kendisiyle birlikte, başkasını da düşünme var. Mânâya, maddeden daha fazla önem verme var. Ve en önemlisi, Allah korkusu var.

Sorun nerede düğümleniyor biliyor musunuz? Kapitalizm, toplumsal huzuru temin edemiyor. Servet, çok az sayıdaki zenginin elinde birikiyor ve onları semirttikçe semirtiyor. Bu kesim, lüks tüketim sarhoşluğuyla iyice azınca, iktisadi sistemin kayışı kopuyor. Bugün ABD’de yaşanan krizin altında yatan neden de bu.

 

İslâm bunu nasıl çözüyor peki?

Faizin kaldırılması, alışverişin yani ticaretin özendirilmesi ve zekat müessesesine işlerlik kazandırılması sayesinde.

Zekat, bugün iktisadi alanda ‘gelir dağılımındaki adaletsizlik’ diye ifade edilen zengin-fakir arasındaki uçurumu yumuşatarak emek ile sermaye arasında keskin bir çatışmanın önünü alıyor. Hem zengine servetin asıl sahibinin kendisi olmadığını öğretirken, hem de fakir insan ile zengin arasında karşılıklı anlayışa dayalı insanî bir ilişkinin önünü açıyor. Ve böylece, toplumsal huzuru temin ediyor.

Zekatın sosyal gerçekler kadar ekonomik gerçeklere de ne kadar uygun olduğunu isterseniz şuradan da anlayabiliriz. Gerek küresel ekonomik krizin yaşandığı ABD’de gerekse ülkemizde ekonominin durgunluğa girmesini önlemek adına getirilen önerilerden biri, zenginlerden ‘servet vergisi’ alınması. Siz, buna, gönül rızasıyla veya hukukî düzenlemeyle şimdiye kadar alınmayan ‘zekat’ın farklı isimler altında alınmaya çalışılması olarak da bakabilirsiniz.

Yani, çözüme giden yol yine Kur’anî reçetelerden geçiyor.

Bakalım dünyaya hükmeden küresel medeniyet, ne zaman yaptığı hatalardan dönecek? Daha ne kadar çöküş gerekecek krizlere yol açan esas sebepleri teşhis edip sosyal ve iktisadî hayatı Kur’anî bir çerçeveye oturtmaları için.

Çünkü bunun dışındaki tüm seçenekler, krizler üretmeye devam edecek. Ve onlardan birinde, belki tekrar ayağa kalkma fırsatı da olmayacaktır.