Sanat estetik ve güzel olanı yansıtır. Sanatkâr iç dünyasında ve dış dünyada yaşadığı korku, ümit, aşk, feyz ve vecd hallerinden de beslenir. Sanatın, güzellik yanı sıra trajik ve dramatik konuları da ele alması kaçınılmazdır. Sanatçı yaşadığı zamana ve mekâna tanıklık eder. Güzel insanların ve manzaraların yanı sıra, çirkin olan ya da acı veren temalar da sanat eserlerinde yansıtılır.
Sanat tarihi insanların mağara döneminden itibaren sanatın üretim sürecini inceler. Sanat felsefesi ise sanatın duygusal ve düşünce temellerine dayanan üretim sürecini ve estetik boyutunu analiz eder. Sanat eleştirisi sanat eserini tanımlar, çözümler, yorumlar ve yargı basamağı ile değerini tespit eder. Göstergebilim ise sanat eserindeki göstergeleri düz anlam, yan anlam, derin anlam ve karşıt anlamlarını çözümler ve anlamlandırır.
Sanatın üretiminde sanatçının iç dünyası kadar dış dünyadaki olaylar da etkili olur. Sanat eseri sanatçının yaşadığı dönemin sosyal, ekonomik, politik ve felsefi durumlarından etkilenir ve beslenir. Sanat eseri geçmiş olaylara öykünebileceği gibi geleceğe dair varsayımlar da üretebilir. Sanat, yerel kültür değerlerini yansıttığı gibi evrensel değerlere de gönderme yapabilir. Sanatı, sanatçının psikolojik dünyasının dışavurumu olarak görmek mümkün olduğu gibi, toplumsal olayların ve değerlerin aynası olarak da görmek mümkündür.
Şiddet, acı ve işkence sanat tarihinde belki de hiç yer almaması gereken bir olgu olmakla birlikte bilhassa Orta çağ ve Yeniçağ Avrupa sanatında çokça karşımıza çıkmaktadır. Sanatçıların yaşadıkları ve şahit oldukları trajik ve acı verici olayları sanat eserlerine yansıtmaları hem psikolojik hem de sosyolojik bir dışavurumdur.
İnsanların fıtratında ve doğasında, kendilerini korumaları için yer alan savunma duygusu kontrolden çıktığı zaman acımasız bir şiddet ve saldırganlığa dönüşebilmektedir. Literatürde şiddet; sertlik, kaba kuvvet ve katı davranış olarak tanımlanır
İnsanların eğitim, inanç ve sahip olduğu değerler şiddet duygusunu frenler ve dengeler. Gerektiğinde ve haklı olduğunda kendisini korumak ve savunmak insani bir haktır. Ancak haksız olarak başkalarına zarar vermek şiddet tanımına girer. Doğaya, hayvanlara ve diğer insanlara saldırganlık göstermek hatta kendi bedenine zarar vermek dahi şiddettir.
Şiddet fiziksel veya psikolojik olabilir. İnsanın dışa vuran doğal gücü olarak da tanımlanabilen şiddet, sınırları zorlar ve düzeni bozar. Dolayısı ile doğada ve insan üzerinde ciddi travmalara yol açar ve iz bırakır. İnsanların şiddet duygusu psikolojik olarak vicdani terbiyesi ile dizginlenebileceği gibi toplumsal kurallar, ahlak, dinlerin empoze ettiği ilahi ceza uyarısı ve devletlerin kanunları ile kontrol altına alınabilir. İnsanın fıtratında yer alan şefkat ve adalet duygusu da şiddetin kontrol altına alınmasında etkili olabilir.
İlk insanların mağara duvarlarına yaptıkları resimlerde çok sayıda av sahnesinde şiddetin izleri görülebilir. Genellikle hayvanlar üzerine yoğunlaşan şiddetin bazı resimlerde insanlar üzerinde de uygulandığı görülmektedir.

Resim 1. Savaş sahnesi (detay), kaya sığınağındaki resimler, Üst Paleolitik dönem, Bhimbetka, Hindistan
İnsanlık tarihinin bilinen en eski şiddet olayı Âdem ile Havva’nın çocukları Habil’in Kabil’i öldürmesi olayıdır. Tevrat (Tekvin 4/1-2) ve Kuran (Maide Süresi 27. ayet) gibi kutsal metinlerde yer alan bu olay pek çok dini kıssa gibi sanat tarihinde de yer alır. Kıskançlık temelli bir şiddet eylemi olarak Kabil, kardeşi Habil’i öldürmüş, insanlık tarihinin ilk şiddet ve cinayet fiili de işlenmiş olur.
Kutsal kitaplarda çok sayıda kıssa göç ve savaş içerisinde şiddet, işkence olaylarını anlatır. Bu kıssalar içerisinde Nemrut’un İbrahim’i ateşe atması en önemli şiddet olaylarından birisidir. İnsanları ateşte yakarak cezalandırmak ve ateşin korkutucu gücünden yararlanmak çok eski bir şiddet ve gözdağı verme yöntemidir.

Resim 2. Hz. İbrahim’in ateşe atılmasını gösteren 17. yüzyıl minyatürü
Tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar her devrinde güçlü ve hâkim unsurlar zayıf ve mağluplar üzerinde şiddet uygulamış, işkence ve katliamlar yapmıştır. Bunda ırk ve din farklılıkları etkin olmakla birlikte göçler ve istilalar da rol oynamıştır. Atilla, Büyük İskender, Cengiz Han gibi liderler sahip oldukları askeri güçle bütün dünyaya hükmetmeye çalışmışlar ve önlerine çıkan her şeyi acımasızca yok etmişlerdir.

Resim 3. Pompei’de bulunan Büyük İskender Mozaiği, M.Ö. 333 zaferi
Antik pek çok uygarlıkta şiddet adeta bir kahramanlık göstergesi olmuştur. Bilhassa üst sınıf ayrıcalıklı insanların alt sınıftan insanlara ve bilhassa kölelere karşı şiddet ve işkence uygulaması gayet normal bir olaydır. Antik Mısır, Yunan Roma ve Bizans’ta bilhassa Orta Çağ Engizisyonunda insanlara şiddet uygulamak ve işkence yapmak bir ritüel halini almıştır.

Resim 4. Antik Yunan’da şiddet temalı bir vazo resmi, Atina, Arkeoloji Müzesi, (M.Ö. 450-323)
Hz. İsa’nın çarmığa gerilmesi de bir işkence ve şiddet konusu olarak sanat tarihinde yerini alır. Kutsal kitaplarda yer alan her peygamber yaşadığı toplum tarafından inkâr edilmiş ve şiddete maruz kalmıştır. Bunlar içerisinde en kötü muameleye tutulan şüphesiz Hz. İsa olmuştur. Hıristiyan dünyasının inanışına göre başına dikenli dallardan bir taç giydirilmiş ve kırbaçlanarak Golgoto tepesine kadar ağır bir ahşap haçı taşımak zorunda kalmıştır. Daha sonra ellerinden ve ayaklarından haça çivilenmiş ve acı çekerek ölmesi için mızrakla yaralanmıştır.

Resim 5. Giovanni Battista TIEPOLO, Haç Taşıyan İsa, 1737, 450x550 cm. Sant'Alvise, Venedik
M.S. 3. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlık dinini kabul etmesiyle başlayan ve İstanbul’un fethine kadar devam eden Orta Çağ döneminde Avrupa çok sayıda engizisyon mahkemesine ve cezalandırmasına tanıklık etmiştir. Bilhassa farklı mezhep mensupları şehir meydanlarında, halkın gözü önünde acımasızca işkence ve şiddet görmüş hatta yakılarak öldürülmüşlerdir.

Resim 6. Francisco Rizi, Auto de Fe-Ateşte Yakma” (1683), Prado Müzesi, Madrid
Rönesanstan sonra da Avrupa resim sanatında çok sayıda sanatçı acı, işkence ve şiddet teması işlemiştir. Hz. İsa’nın çilesi, azizlerin şehit edilmesi, suçluların cezalandırılması, engizisyon işkenceleri, savaş ve istila resimlerinde şiddet ve işkence her zaman ön planda olmuştur.

Resim 7. Francisco Goya, Savaşın Felaketleri serisinden (Harika kahramanlık! Ölü insanlara karşı!) (1810-1820) Prado Müzesi, Madrid, İspanya
Avrupa’da pek çok bilim gibi tıp bilimi de İslam dünyasının bilhassa Endülüs devletinin katkılarıyla olmuştur. Ancak halkın gözü önünde işkence ile cezalandırılan suçluların organlarının parçalanması ve bir ressam tarafından çizilmesi de anatominin gelişmesine katkı sağlamıştır. (Leppert, 2009, s. 160-170)
Avrupa tarihinde suçluların halka açık bir meydanda işkence ile cezalandırılması çok eski dönemlere kadar gider. Bu cezalandırma halka gözdağı verir ve toplumsal düzenin işleyişi ve otoriteye tam itaati sağlar.

Resim 8. Wllllam Hogarth, Zalimliğin Bedeli, 1751. Gravür. 40.3x 32A cm. Brooklyn Müzesi
Toplumun gözü önünde işkence ile vücudu parçalanan mahkûm daha sonra halka açık bir gösteri olarak cesedi teşhire tabi tutulur. Bütün bunlar perşembe günü başlar ve cumartesi günü birincisini yineleyen ikinci bir vaaz ile sona erer.

Resim 9. Gericault, Kesilmiş Kol ve Ayaklar, 1818, 52.64 cm. Musée Fabre, Montpellier, Fransa
Şiddet hangi açıdan bakılırsa bakılsın kabul edilemez bir insanlık sorunu ve insan hakları problemidir. İster çocuk ister yetişkin ister kadın ister erkek ister masum ister suçlu olsun herhangi bir insana şiddet ve işkence uygulamak insanlık suçudur, ilkelliktir ve vahşettir. Buna insanlık tarihi şahit olduğu gibi sanat tarihi de şahit olmuştur.
