Niyazi usta uyandı ve kendisini sert ve soğuk bir zeminde sırtüstü yatarken buldu. İlk gördüğü şey, ona doğru eğilmiş yüzlerdi. Bunların içinde en genç olanı, gözlerini pörtleterek meraklı bir sevinçle bağırdı:
“Uyandı, nihayet uyandı!”
Başındaki kalabalıktan yüzünü göremediği, fakat sesinden anladığı kadarıyla oradakilerin en yaşlısı ve itibarlısı olduğunu düşündüğü biri, az ileriden seslenerek tersledi onları:
“Çekilin adamın başından, bir rahat nefes alsın. Bir an önce kendine gelsin de bakalım bir şey hatırlıyor mu?”
Niyazi Usta, yattığı yerden oturacak şekilde doğruldu. Fakat bunu zar zor yapabildiğini fark edince, “Ben neredeyim, neden buradayım, siz kimsiniz?” gibi soruları sormak için biraz daha kendine gelmesi gerektiğini hissetti. Ne yaptığını hatırlamıyordu. Ancak uzun süre ara vermeden fiziksel güç gerektiren bir işte çalışmış gibi bitkindi. Belki de hastaydı, hatırlamıyordu.
Etrafa bir göz gezdirdi. Kendisinden başka beş kişi daha vardı. Hepsinin üzerinde, iki parçadan oluşan desensiz, kirli beyaz bir elbise vardı. Burası, kişi başına iki-iki buçuk metrekare düşecek kadar küçük, kaynağı belirsiz loş bir ışıkla aydınlatılmış, ürkütücü bir odaydı. İçinde hiçbir eşya yoktu ve dikdörtgen şeklindeydi. Aslında bir odaya benzetmek de doğru değildi, çünkü her odada en azından bir pencere ve bir kapı olması beklenirken, burada ne bir kapı vardı ne de bir pencere. Vakti belirtecek bir şey de yoktu. Gece mi, gündüz mü olduğu belli değildi. Üstelik dondurucu olmasa da oldukça soğuk bir yerdi burası.
Niyazi Ustanın sırtı duvara dayalıydı ve ayaklarını uzatmış vaziyetteydi. Diğer beş kişi de onunla ilgilenmek için olsa gerek ayaktaydı ve hepsi de başları neredeyse tavana değecek kadar uzun boyluydu. Kendisini devler arasında bir cüce gibi hissetti. O da ayağa kalkmak için bir teşebbüste bulundu. Uyandığı için sevinç naraları atan ve pörtlemiş gözleriyle ilk gördüğünde onu biraz korkutan genç adam, elini uzatarak ona yardım etti. Ayağa kalkınca gördü ki bu insanların boyları gayet normaldi. Sorun odanın boyunda idi. Bu yükseklik iki metreden fazla değildi.
O an, çoktandır kendisini sık sık hatırlatan bir kapalı alan korkusu bütün hücrelerini dolaştı. Sorun sadece tavan yüksekliği değildi elbette, kapı ve pencere olmaması da cabasıydı. Ayağa kalkmasına yardım eden kişi, diğerlerinin de meraklı bakışları arasında sordu:
“Aramıza hoş geldin ağabey, bize ismini söyler misin?”
Niyazi Usta birkaç saniye öylece kalakaldı. Çünkü ismini hatırlamıyordu. Biraz zorladı hafızasını, fakat sadece ismini değil, hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Kim olduğunu da, buraya nasıl geldiğini de, hatta nereden geldiğini de, ne iş yaptığını da hatırlamıyordu. Bunların hepsini sordular ve o hiçbirini cevaplayamadı.
Az önce başına üşüşmüş olanlardan onu rahat bırakmalarını isteyen yaşlı adam söz aldı:
“Bunun da bizden farkı yok. Artık kesin olan şu ki; hiçbirimiz hiçbir şey hatırlamıyoruz. İsimlerimizi dahi hatırlamıyoruz. Bu kapısı ve penceresi olmayan odaya nasıl geldik, niye geldik bilmiyoruz. Fakat bu son uyanan arkadaşımızın da kapalı alan fobisi olduğu her halinden anlaşılıyor. Bu, hepimizin şu ana kadar bulabildiğimiz tek ortak nokta.”
O sırada büyük bir gürültü koptu. Çok büyük bir demir kapının beton bir zemine sürtünerek yavaş yavaş açılmasını andıran ve beyinlerinin tüm kıvrımlarında dolaşarak ilerleyen çok rahatsız edici bir sesti bu. Diğerleri hiç şaşırmadan gözlerini tavana dikerek dinlediler. Sebebini çok iyi biliyorlardı. Çünkü şu ana kadar her biri için bir kez olan şey, şimdi Niyazi Usta için oluyordu. Tavan, bu gürültüyle birlikte biraz daha alçalmış ve oda biraz daha basık hale gelmişti.
Bu odada gözlerini açan ilk kişi, her hali ile henüz otuzlu yaşlarının başında olduğu izlenimi veren o genç adam olmuştu. Oda yüksekliği, o uyandıktan sonra yine böyle korkunç bir gürültüyle birlikte biraz azalmıştı. Uyuyup uyandığında ise odada uyumakta olan ikinci bir kişinin olduğunu görmüştü. İkinci kişi uyanınca, odanın yüksekliği aynı türde bir gürültü eşliğinde yine azalmıştı.
Bu olay, Niyazi Usta ile birlikte altıncı kez yaşanmıştı. Şu ana kadar hiçbir şey yiyip içmemişlerdi ve tuvalet ihtiyaçları da olmamıştı. Hepsi bu durum karşısında şaşkındı. Uyuyup uyandıklarında tüm ihtiyaçları karşılanmış gibi hissediyorlardı. Üstelik oksijen de hiç tükenmiyordu. Zaman tam anlamıyla göreceli hale gelmişti. Onlara göre yıllardır buradaydılar.
Odanın ayakta rahatlıkla durulamayacak kadar basık bir hale gelmesi, hepsinde olan kapalı alan korkusunu daha da körüklemişti. Üstelik bunun bu şekilde devam etme ihtimali, bu korkuyu daha da artırıyordu. Çünkü hepsi uyuduktan sonra uyanınca, muhtemelen aralarında yedinci bir kişiyi göreceklerdi ve sonrasında bu odada ayakta durabilmek mümkün olmayacaktı. Bu durum devam ettikçe, yer ve tavan arasında bir mesafenin kalmayacağı düşüncesi tüylerini ürpertiyordu.
Korktukları gibi oldu. Uyandıklarında yedinci kişinin aralarına katılmış olduğunu gördüler. Uzun süre kendisine gelmesini beklediler. Belki de o ruh haliyle beklemek, onlara bu süreyi çok uzun hissettirdi. Onun uyanışına sevinç naraları atan o genci, şimdi daha iyi anlıyordu Niyazi Usta…
Fakat yedinci kişi onları çok şaşırttı. İyice kendine geldiğinde, onların bütün sorularını cevapladı. Hafızası gayet yerindeydi. İsminin Serhat olduğunu, 42 yaşında olduğunu ve hiçbir rahatsızlığı olmamasına rağmen az önce kalp krizi geçirip hastaneye kaldırıldığını söyledi. Son hatırladığı şey, ambulanstaki görevlilerin ona yaptıkları kalp masajıydı. O ana kadar ölmüş olabilecekleri hiç birinin aklına gelmemişti. Çok tuhaf bir duyguydu yaşadıkları. Birkaç saniyelik suskunluktan sonra, devam etti Serhat, onların isimlerini tek tek söyledi. Hepsini tanıyordu. Onun verdiği bilgilerle yavaş yavaş her şeyi hatırlamaya başladılar. Ve hatırladıkları arasında, yaşarken bir türlü unutamadıkları şeyler olduğunu fark ettiler. Serhat istemsizce, neden burada olduklarını bilmelerini sağlayarak yaşadıkları ıstırabı daha da artırmıştı.
Bu yedi kişi, birbirini çok iyi tanıyan insanlardı. Aynı fabrikada çalışmışlardı ve malzeme deposundan sorumlu olan ustanın üzerine yıkılan bir hırsızlık vakasında, gerçeği bildikleri halde susmuşlardı. İşinden çıkarıldığı haberini alan depo sorumlusu, fabrikada bulunan 14 metrekarelik soğuk hava dolabına kendisini kilitleyerek intihar etmişti. Yaşam mücadelesi veren küçük çocuğunun ameliyatı için gereken parayı bulmaya çalıştığı zor bir zamanda uğramıştı bu iftiraya.
O sırada, daha kötü şeyleri hatırladıkları için kısa süreliğine de olsa unuttukları o korkunç sesle irkildiler. Çok büyük ve eski bir demir kapının beton bir zemine sürtünerek yavaş yavaş açılmasını andıran ve beyinlerinin tüm kıvrımlarını dolaşarak ilerleyen çok rahatsız edici bir sesti bu…
