TR EN

Dil Seçin

Ara

Keder Kültürü

-I-

Sonbahar, ama yazdan kalma bir gün, ikindi üstü. İstanbul’da yaşayan birçok insanın haftanın iş günleri yapmak zorunda oldukları vapur yolculuklarından biri. Rüzgâr, denizi hafif hafif dalgalandırıyor. Dalgalar, oynaşırmışçasına vapura çarparak parçalanıyorlar. Vapur bizi Üsküdar’a götürüyor, ama yalnız bizi değil, peşine takılmış martıları da… Martılar, kendilerine atılan bayat ekmek ve simit parçalarını havada kapabilmek için, doğuştan sahip oldukları ustalıkla inanılmaz manevralar yaparak uçuyorlar. Çığlıklar, kanat sesleri, ok hızında dalışlar… Bir simit parçasını kaptıktan sonra uygun bir açı ve hareketle, kanatlarına dolan rüzgârın kendilerini yeniden grubun arkasına taşımasına izin veren martıların bu muhteşem gösterisi, seyredenlere, herhangi bir eklentiye ihtiyaç duymayan, aksine dışarıdan küçük bir müdahelenin bile mahiyetini bozacağı, hayatın o en saf, pürüzsüz neşesini hissettiriyor. Kâinat, sadece bu gösteri için hazırlanmış bir sahne sanki ve öyle olsaydı bile değerdi. Bu kuşlar gökyüzü için, kanatları için, özgürce uçtukları için, onlara gönderilen lokmalar için, yaşadıkları için Allah’a teşekkür ediyorlar.

Yanımda oturan adamın şöyle dediğini duyuyorum: “Şu kuşlar bile boğaz telaşında.”

Manzara, gözlerimin önünde bütünüyle başkalaşmaya başlıyor. Bu basit söz (şu kuşlar bile boğaz telaşında) uğursuz bir büyücünün sihirli değneğiyle dokunduğu nesneyi kendi kötü niyetinin kalıbına dökerek biçimlendirmesi gibi, karşımda olup biten her şeyi dönüştürüyor: Martılar vahşileşiyor. Simit parçalarına hırsla saldırıyorlar, her biri diğeri için korkunç bir rakip şimdi. Aynı parçaya saldıran iki rakipten biri kaptığı lokmayı gagasında taşıyarak bir zafer uçuşuyla göğe yükselirken, diğeri onu nefretle süzüyor. Ortalığı cehenneme çeviren, belki kansız ama kıyasıya bir savaş sürüyor ve bu savaş her yerde sürüyor. Gökyüzünde, denizin derinliklerinde, vahşi ormanların içinde, şehir ışıkları altında… Her canlı saldırıyor, tuzak kuruyor, parçalıyor ve yutuyor bir diğerini.. Hayatta kalmak için öldürüyorlar. Gerçekliği seyrettiğim aynaya vuran suretler, aynı anda ruhuma da saldırıyorlar, onu hırpalıyorlar, ısırıyorlar. O güçsüz düşürücü, boğucu duygu her şeyi kendi rengine boyuyor.

Her şey nasıl da keder veriyor şimdi.

 

-II-

Keder, istilacıdır. Acının keskin hatlarıyla çizilmiş bir yüzün fotoğrafı, bakıldığında hızla çoğalır.

“İşte kederli bir yüz” diyorum.

Henüz kaynağı hakkında hiçbir bilgim yokken, “ben”imle arasında kurulu görünür bir bağ mevcut değilken, az önce uzağımda olduğunu düşünecek kadar bile yakınımda olmadığı halde, şimdi, şu an onu hissediyorum. Keder, içime yerleşti bile. “Ben kederliyim.” diyorum. Evet, ama niçin? Kederli bir yüze bakıyorum çünkü. O yüzün bir keder taşıdığını ve onu yansıttığını biliyorum. Bir şeyin bu yüzün sahibini kederlendirdiğini anlıyorum. Bir şey, bir sebep: Belki canından çok sevdiği çocuğu ölmüştür (bu, “iyi” bir sebep gibi görünüyor). Çaresiz gözlerle, evinin cayır cayır yanışını seyretmiştir. Belki de bütün parasını kumarda kaybetmiş biridir. Şimdi bu sebeplerin arasından birini seçiyorum. “O, çocuğu öldüğü için böylesine kederli.” Ona hak veriyorum; insan, çocuğunu kaybetmişse acı çeker. O, çocuğunu seviyordu; onun hep yanında olmasını, sesini duymayı, saçlarını okşamayı istiyordu, ama o gitti, sesini ve saçlarını da yanına alarak. Bir daha onu göremeyecek. Gördüğüm yüzde beni yakalayan kederi, böylece bir parça anlaşılır kılıyorum. Çocuğunun ölümüne üzülen biri için üzülüyorum, bu çok insanca. Buraya kadar iyi. Fakat şunu diyorum: Bu, bir şeyi açıklamıyor ki! “O, çocuğu öldüğü için kederli.” ama hâlâ, niçin? Çocuğu öldü diye niçin kederlenmesi gereksin? Bu canavarca görünen soruyu şöyle de sorabilirdik: “Niçin keder var?”

 

-III-

Fransız filozof Gilles Deleuze, Spinoza üzerine öğrencilerine verdiği derslerden birinde,* Spinoza’ya göre iki temel duygu olduğunu söyler: Neşe ve Keder. Spinoza, bu iki temel duyguyu kesin olarak belirli bir anlamda kullanır: Eyleme gücünün azalışını içeren her tutku Keder, eyleme gücünün artışını kuşatan her tutku Neşe adını alacaktır. “Bu ise, der Deleuze, Spinoza’ya çok temel bir ahlâkî ve siyasal soruna temas etme fırsatını verecektir; bu onun siyasal sorunu kendine soruş tarzını oluşturacaktır: Nasıl oluyor da iktidar sahibi insanlar, hangi alanda olursa olsunlar, bizi kederli bir tarzda duygulandırmaya, etkilemeye ihtiyaç duyuyorlar? Neden kederli duyguları gereksiniyorlar?”

Spinoza’ya göre bunun cevabı çok açıktır. Onun, kederi eyleme gücünün azalışı olarak tanımladığını biliyoruz. Kederlendiğimde, sahip olduğum kudreti beni kederlendiren şeyden uzaklaşmak, onun etkisini üzerimden atmak için kullanmak zorunda kalırım. Bu sahip olduğum kudretin azalışı demektir. Üzerimde otorite kurulmasına açık hâle gelmişimdir. (Ve hep, beni kederlendiren şey dışarıdan gelecektir: Onu, üzerimde işleyen iktidar mekanizması sistematik olarak üretecektir). Bu yüzden, “(iktidar sahiplerinin) kedere ihtiyaçları vardır. Kölelerden başka kimse üzerinde iktidar kuramazlar ve kölelik tam anlamıyla kudretin azalışının rejimidir. İktidarlarını kederle kuran, ancak öyle yönetebilen insanlar vardır. Şu tipte bir kederler rejimi kurarlar: “Pişman olun” tipinde, “nefret edin birilerinden” tipinde ve eğer nefret edecek birisini bulamazsanız kendinizden nefret edin tipinde, vesaire. Spinoza’nın teşhis ettiği tam anlamıyla muazzam bir keder kültürü, kederi değer haline dönüştüren muazzam bir kültürdür—size hep şunu diyen insanlar: Kederden geçmezseniz kurtulamazsınız.” (Deleuze)

İktidarın bu tipte kederler rejimi kurması ne demektir? Kendilerinden ve birbirlerinden nefret eden insanlardan söz ediyoruz: A.’yı görmek, bedenimin onun bedeniyle karşılaşması beni kederlendiriyor. Kederlendiğim için, onunla karşılaşmak bende nefret duygusu uyandırıyor. Onunla olumlu bir ilişki kurmam ve aramızda ortak olan bir şeyin ortak mefhumunu oluşturmam imkânsız: “Spinoza çok basit bir şey söylemek istemektedir: Keder insanı zeki kılmaz. Endişe hiçbir zaman zekânın ya da dolu bir hayatın kültürel oyunu haline gelmemiştir. Ne zaman ne sürece kederli bir duygunuz varsa, bunun nedeni sizin bedeniniz üzerinde bir bedenin, sizin ruhunuz üzerinde bir ruhun, sizinkine uygun olmayan bir ilişkiler ve koşullar çerçevesinde sizi etkilemesidir. O andan itibaren kederde hiçbir şey sizi bir ortak mefhum oluşturmaya götürmeyecektir. Yani iki beden ve iki ruh arasında ortak olan herhangi bir şeyin bir fikrini oluşturamayacaksınız.” (Deleuze). Bu, despot bir iktidarın ideal toplum modelidir. Birbirlerine keder ve acı veren, nefret dolu insanlar. Öyle ki, aralarında herhangi bir konuda ortak bir bilinç oluşturmaları imkansız. Bu toplumda sevinç de habisleşmekten kurtulamaz, çünkü nefret edilenin yıkımından, onun gördüğü zarardan duyulan türde bir sevinç olacaktır hep.

Spinoza kederden kaçamayacağımızı bilir. Bize “kederlenmeyin” demez. Mutsuzluklarınızı, endişelerinizi sayıp durmayın, onları onaylar derecede üzerinde durmayın, kudretinizin azalmasına izin vermeyin der ve şunu önerir: Sizi gerçekten ilgilendiren bir sevinçten başlayın, onu yaygınlaştırın ve onun açtığı alanda ortak bir mefhum inşa edin. Spinoza’nın önerisinde insanı heyecanlandıran bir taraf olduğu inkâr edilemez. O, farklı bir algılama ve hayat tarzına çağırmaktadır, her türden kederli tutkulara yönelik bir nefretin belirleyici olduğu.

 

-IV-

Kesin olarak sınırlarını çizdiği anlamın dışında “Bu keder nedir?” sorusunu sormaz Spinoza. Çünkü “Niçin keder var?” sorusu, sonunda şunu sormakla aynı şeydir: “Varlık niçin var?” Şimdi burada farklı bir alana adım attığımız açıktır ve filozof, atını bu alanda koşturmayacaktır. Bunun, önerisini çıkmaza sokacak bir girişim olacağını bilir. Kendinize niçin var olduğunuzu soruyorsanız, hiçbir şeyi dışarıda bırakamazsınız. Elbette ölüm düşüncesini de… Spinoza bunu onaylamaz, çünkü ölümü düşünmek insanı her zaman kederlendirecektir. Ölüm düşüncesi, sizde keder duygusunu hep canlı tutacaktır. Ölümün ne olduğunu bilmiyorsunuz, ölünce ne olacağınızı bilmiyorsunuz. Bu düşünce sizi yalnızca kederlendiriyor, orada ortak bir mefhum inşa edemezsiniz. “Sizi kederlendiren şeye onay verircesine üzerinde durmayın.”

Spinoza’nın insanların kederleri üzerine kurulu bir iktidar olduğu teşhisi gerçekten çok çarpıcı ve önerisi de kendi içinde tutarlı görünüyor. Ama eksik olan şey, ya da o dışarıda bırakılan fazlalık, tam da temelde insan için dünyayı bu haliyle huzursuz bir yer kılan şey değil midir: Niçin?

Peki, Filozofun açığa çıkardığı şu meş’ûm kederler rejiminin bir parçası olmadan varoluşumuzun izini nasıl süreceğiz?

Belki de, içindeki kederi dünyaya taşıyan ve martıların uçuşunda, hayatın vahşiliğinin ve acımasızlığının onaylanışına bir kez daha şahit olduğunu düşünen kişi, kendine şunu sorarak başlayabilir: “Bu, kederlenecek bir durum mudur gerçekte?”

*Gilles Deleuze, Spinoza Üstüne Onbir Ders, Çev.: Ulus Baker, Öteki Yayınevi