Gümrah yaprakları rüzgârın ılık nefesiyle savruluyordu. Yedi tepeli şehrin en yüksek yerine konumlandırılmış, nice fırtına ve boran görmüş, lakin hiçbirine ram olmamıştı. Hayatı etken değil edilgen durumdaydı belki, fakat onun da tercihleri olmuş, azim, sebat gibi ulvi duygular varlığına değer katmıştı. Evet ulu bir çınardı şimdi o, lakin ne badireler atlatmış, neler yaşamıştı. Yalnız kaldığında sık sık maziye döner, geçmişini tefekkür ile tahayyül ederdi. Her güzelliğin bir bedeli olduğunu daha toprağın altında küçük bir tohum iken öğrenmişti. Toprak bir mengene gibi sıkmıştı bedenini. Ama o, hep neşv-ü nema bulmak istemiş, hayalleri gerçek olsun diye gece gündüz Rabb-i Rahimine niyaz etmişti. Rahmetin tecellilerinden küçük bir motifti onun varlığı. Fakat biliyordu ki yaratılan her şey gibi eksiksiz ve muhteşemdi. Bir elma kurdunun rızık ile çepeçevre kuşatılması gibi, toprağın altında şefkatle beslemişti onu Rabbi. Kaderini var etmişti. Bütün bunlar bir işaret olmalıydı. Onu seven ve sevdiğini gösterene karşı o da sözünde durmalıydı. Yoksa büyük bir mahcubiyet duyardı.
Çok geçmemişti ki bir gün, toprağın bağrındaki mihnet yüklü zaman sona, vakit vuslata ermiş, çatlamıştı kozası. Bir hakikati sinesinde saklarken, körpe bir filiz olarak boy vermişti. Gündüzleri güneşin, geceleri mehtabın güzelliğine erdirmek için açmıştı toprak peçesini. Ulu bir çınar olmanın serencamı kolay değildi elbette. Bazen endişe, bazen kaygı yüklü günler dermişti ömür denilen bahçeden. İlk baharın sevincini yaşamak için, sonbaharın yaprak dökümüne razı olmuş, tekrar tekrar imtihan yağmurlarına tutulmuştu. Kışları solgunlaşan çehresinin ümidini teşkil ediyordu baş koyduğu gaye. Ona ulaşmak için türlü meşakkatlere tahammül ediyordu vücudundaki her bir zerre.
Büyüyüp serpilmek uğruna ne kadar da gayret göstermişti. Bunun sebebi muhteris olması değildi. Kibir hiç değil. O güzel bir niyet yolunda azmediyor, sabır diliyordu yaratıcısından. Ulu bir çınar olabilmek süslüyordu rüyalarını gecelerde. Henüz annesinin kucağında iken baş koymuştu bu ideale. Onun hayali, dallarında kuşların, kelebeklerin göneneceği, gölgesinde insanların rahata ereceği büyük bir çınar olabilmekti. Bu kutlu yolda yürürken, hiçbir zaman yalnız bırakmamıştı onu inayet-i ilahi.
Ve nihayet; hayaline erişmişti o naif çekirdek. Dalları semaya uzanan heybetli bir çınar olup, etrafına huzur serpmişti gülümseyerek.
Artık o, ihtişamlı duruşuyla, tarihe vurulmuş mührün sembolü bir anıt gibiydi. Altı asrı aşan ömründe, nice tecrübeler edinmiş, gün görmüş, unutulmaz tarihi anlara şahitlik etmişti. Kuşların, kelebeklerin karıncaların gözünde de adeta bilge bir filozoftu o. Meltemli yaz gecelerinde, rüzgârın tatlı esintisinde nice hatıralar dökülürdü dilinden. Gölgesinde yapılan ilmi sohbetlerden, padişahların muazzam menkıbelerinden, alimlerin, erenlerin feyzinden bahseder, o günleri anlatırken dalıp dalıp giderdi. Hele ki fethi anlatırken köklerinden sökülüp “Allah Allah” nidalarıyla yürüyüvermesinden korkarlardı. En çok iftihar ettiği, dalları cihana yayılan bir medeniyetin, onun ismi ile medh-ü sena edilmesiydi. Üç kıtaya hüküm sürmüş Osmanlı’nın, koca bir çınar diye tesmiye edilmesi onu haklı bir sevince gark ederdi. Dalları ile sarıp sarmaladığı yavrularına ulu bir çınar olabilmenin önemli düsturlarından bahsederdi sık sık. Şanlı bir çınar olmak elbet kolay değildi. Öncelikle “inanç olmalı bağrında” derdi. “Sonra inandığın yolda azimle yürümek,” diye sözlerine devam ederdi.
Evet önce inanmak gerekliydi. Tıpkı ecdatları gibi, insanlığa faydalı olmaksa gaye-i hayalleri, fırtınalar kuşatsa dört bir yanlarını, boranlar kırsa dallarını, yine de yollarından dönmez, inandıkları davadan vazgeçmezlerdi.
İstanbul’da doğmuş, büyümüştü ulu çınar. Konstantin’in İslambol ve sonrasında İstanbul oluşuna şahit olmuş ve bu nedenle bu şehrin bir parçası olmaktan büyük bir onur duymuştu. İstanbul için Osmanlının abidevi şehri derdi daima. Bir zamanlar sokaklarında dolanan hoyrat ahalinin, asil beyzadelere, medeni erlere dönüşünü anlatır da İstanbul’un tarihi serüveninden övgü ile bahsederdi. Sinesinde saklı duran basit bir değişim değil, muazzam bir gelişimdi. Osmanlı şehre hâkim olduktan sonra bir dülger misali yontmuştu şehrin tüm budaklarını. Evla bir şekle sokmuş, adeta sanat icra etmişti tüm sokaklarında. Osmanlı ulu bir çınar olarak tesmiye edilirdi belki ama, onun Osmanlı’dan öğrenip uyguladığı ne çok şey vardı aslında. İnsan sevgisini öğrendiğini söylerdi mesela. Yaşatmak için yaşamak gerektiğini salık verirdi daima. Azmi Fatih’ten, inancı fetihten, bilgeliği Akşemseddin’in, fedailiği Ulubatlı’nın engin deniz misali yüreğinden öğrendiğini ifade eder, onlara üstadlarım derdi.
İşte bu yüzden yavrularına, “yüzyıllar boyu ayakta kalacak ulu bir çınar olmaksa hedefiniz, inancınıza sahip çıkmalı, köklerinize sadakatle bağlı kalmalısınız” diye ders verirdi daima. Onlardan öğrenecekleri nice ibretler vardı zira. İman, azim, kahramanlık ve fedakârlık taşardı o serencamın içinden. Bir gaye için yaşamak vardı vazgeçerek kendinden.
Ulu çınar şimdi yavrularına emanet ediyordu hamili olduğu mukaddes tarihi. Bugün farklı bir coşku vardı ulu çınarın sözlerinde. Şanlı tarihin tekerrür edeceği ümidiyle anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu… Mayıs bitiyordu ve o, tıpkı 570 yıl öncesinde olduğu gibi cihana yine bahar geleceğini umut ediyordu. Evet hayat bir cidal değil, yardımlaşma üzerine kuruluydu ve insanlık yardıma muhtaç tüm beldeleri ve bendeleri inayet ile kuşatacak yürek seferlerine muntazır bekliyordu.
Hatıra sandığından anılar ikram ederken yavrularına, en kıymetli vedia olan inancını ve azmini miras bırakırken onlara, nice Fatih’ler yetişsin, dünya kutlu fetihlere erişsin dua ve ümidiyle şöyle tarif etmişti çağ kapatıp çağ açan peygamber muştusu o destanı:
“O gün huzurla ölmek için güzel bir gündü. Lakin o anı yaşamak adeta bir ömürdü. Çünkü gün, İstanbul’un ömrünün, en nasipli günüydü.”
