TR EN

Dil Seçin

Ara

Çöl Tozları ve Aşılayıcı Rüzgârlar

Hicr sûresinde Rabbimiz “Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık ve oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada hikmetle ölçülmüş her şeyden bitkiler bitirdik. Orada hem sizin için, hem de sizin besleyicileri olmadığınız varlıklar için gerekli besinler ve geçim vasıtaları yarattık. Her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Fakat Biz, onu ancak ihtiyaca göre, belli ölçülerde veririz.” buyurduktan sonra, şu fermanda bulunur: “Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirip sizi onunla suladık. O suyu hazinelerde tutan da siz değilsiniz. Elbette Biz diriltiriz ve Biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de Biziz.” (bkz. Hicr sûresi, 19-23)

Bu âyetlerde ‘er-riyâh’ (yani, rüzgârlar) ile ‘levâkıh’ (yani, aşılayıcılar) kelimeleri bilhassa dikkat çekicidir. Bu kelimeler, çoğul olarak değil, tekil olarak kullanılmışlardır. Demek ki, hem rüzgârlar çeşit çeşit, hem de aşı işlemleri farklı farklıdır. Gerçekten, bugün rüzgârların ağaçların tozlaşmasında, çiçeklerin döllenmesindeki aşılayıcılıklarının yanında, bulutlara negatif ve pozitif yükü aşılamada ve yine yağmur ile dolunun oluşmasında yoğunlaşma çekirdeğini getirip bulutlara aşılamada rollerinin bulunduğunu biliyoruz. Belki, nesîm ve bâd-ı sabânın gönüllere aşıladığı duygular ve kutlu beldelerden ruhlarımıza üfledikleri feyizler de bu aşılama vazifesinin değişik türleridir. Kimbilir, daha nice aşılama olayları da zamanla karşımıza çıkacaktır belki de.

Evet, biz yine Kur’ân-ı Kerîm’in ifadeleriyle, kaasıf, âsıf, sarsar, akîm, nâşirât, mübeşşirât, mürselât ve zâriyât gibi çeşitli rüzgârların bulunduğunu ve rüzgârların yukarıda bahsettiğimiz gibi çeşitli aşılama hizmetleri gördüklerini biliyoruz.

İşte her biri farklı bir isimle anılan ve aşılamada rolleri bulunan bu rüzgârların—yazının başında zikrettiğimiz âyetlerde vurgulandığı şekilde—nasıl rızık ve bereket vesilesi olduğunu, kısa bir süre önce, ODTÜ öğretim üyesi ve TÜBlTAK Bitten Enstitüsü uzmanlarından Prof. Dr. Cemal Saydam’ın yaptığı açıklamalar sayesinde öğrenmiş olduk. Prof. Saydam, özellikle Nisan ayında araba ve evlerin camlarını kaplayan kırmızı tozlara dikkat çekerek, bunların erozyon göstergesi değil, bilakis Büyük Sahra’dan gelen çöl toprakları olduğunu söylüyordu. Saydam’ın belirttiğine göre, sahra tozlarının açlık problemlerini halledecek özellikleri mevcut. ‘Atmosferik taşınım’ yoluyla, yani rüzgârlarla taşınan bu tozlarda yüzde beş oranında demir bulunuyor. (+3)’lük bu demir havada güneş ışığı karşısında gübre ve besin olacak özelliğe, yani (+2)’lik hâle geliyor. Prof. Saydam, bu bilgileri verdikten sonra, bilhassa Nisan-Ekim dönemi yağmurlarına halkımızın rahmet demesini de bu çerçevede açıklıyor. Zira, sahra çölünden gelen bu bereketli tozlar, yağmurla denize ve toprağa iniyor; denize indiğinde balıkların beslenip çoğalmasına, toprağa indiğinde ürünün bollaşmasına vesile oluyor!

Prof. Cemal Saydam’ın 1994 yılından beri bu sahra tozları üzerine yaptığı araştırmanın sonuçlarını duyunca, “O (Allah) ki size âyetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor.” (Mü’min, 13) ve “Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneli ekinler yetiştirdik.” (Kâf, 9) âyetini daha bir farklı anlıyor insan.

Hele İtalya’ya zaman zaman kırmızı yağmurlar yağdığını, bunun sebebinin ise rüzgârların Afrika’dan getirdikleri kırmızı kumların İtalya’ya yağan yağmurlara yoğunlaşma çekirdeği teşkil etmesi olduğunu öğrenince, insan, bu âyetlerin dikkat çektiği rahmet ve bereket sırrına daha da dikkatle bakma lüzumu hissediyor. Ki, öte yandan, “O (Allah) ki, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderir. Nihayet onları, ağır ağır bulutlar yüklenince, onu bir ülkeye göndeririz.” (A’râf, 57) âyeti de bu gerçeğe işaret ediyor.

Eskiden, bulutun havadan ağır olduğu halde havada nasıl durduğu mevzuu üzerinde çeşitli fikirler ileri sürülmüş bulunuyordu. Bu çerçevede, bulutlardaki su kabarcıklarının sabun köpüğü gibi olduğu, içindeki hava sıcak ve hafif olduğundan dolayı böyle bir şeyin mümkün olduğu ileri sürülüyordu. Ama, zamanla gelişen ilim ve yapılan araştırmalar sonucu, bunun böyle olmadığı ortaya koydu. Şimdi anlaşıldı ki, bu, tamamen hareket enerjisiyle ilgilidir. İşte rüzgârlar bu enerjiyle yeldeğirmenlerini çevirmekte; ve yine bu enerjiyle, ta Afrika’dan aldıkları kırmızı kumları, tozları bulutların içine katıp, yağmurla beraber İtalya’ya taşımaktadırlar. Bu bakımdan, ilgili İsrâ âyeti rüzgârların ağır ağır yükleri sanki azımsayarak kolayca taşıdığını anlatmakta ve günümüzde ulaşılan ilmî neticelere ta 1400 sene öncesinden ışık tutmaktadır.

Prof. Dr. Cemal Saydam’ın yaptığı araştırmaların sonucu olarak dikkatimizi çeken bir açıklaması ise, çöl tozlarının içindeki demirin, yalnızca karadaki hayat için değil, denizlerdeki canlılar için de bir gıda olmasıyla ilgili idi. İsrâ sûresinin 49-51. âyetleri canlı vücutlardaki demir konusuna işaret ediyor; ve öte yandan, denizaltı canlılarıyla alâkalı araştırmalar demirin önemi üzerinde duruyor. Çünkü, besin kaynakları, tıpkı kara parçalarındaki hayat gibi, ekosistemin üretkenliği üzerinde önemli bir tesire sahiptir. Denizlerdeki bitkilerin büyümesi için gereken azot, fosfat ve silikat gibi temel elementlerin çoğunun denizlerin beşte birinde kullanılmadan kaldığı belirlenmiştir. Bunun sebebi, şimdilik, karadan uzak açık denizlerdeki demirin az olması olarak görünüyor. Bu mevzuda İngiltere’nin Pasifik’te yaptığı araştırmalara göre, çok az orandaki bir demir etkilemesinin yapılması bile, mikroskobik canlıların oranında büyük bir artışa sebep oluyor. Bu artış ise klorofil ihtiva eden bitki biyokütlesinde otuz katlık bir yükselme sağlıyor.

Hadis-i şerifte vardır ki, “Deniz dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zalimlerden şikayet edip, ‘Onların yüzünden yağmur kesilir, hatta bizim nafakamız azalır.’ derler.” Demek ki, zaten su içinde yaşayan balıklara yağmurla besin yüklü bereketli bir rahmet gelmektedir.

Görüldüğü gibi, dünya çapında organize olabilecek iyi niyetli çalışma grupları, ilmî araştırmalara da destek vererek, başta açlık ve kıtlık olmak üzere pek çok probleme çözüm getirebilir. Bunun için de herhalde önce ülkemizden başlamamız gerekiyor. Allah’ın bahşettiği imkânlar eğer bütünüyle iyi niyetle kullanılırsa, biiznillah, gökler ve yerler bereket kapılarını açacaktır.

●●●

PROF. CEMAL SAYDAM’IN AÇIKLAMASI

1994 yılından itibaren çöl tozları üzerine araştırmalarda bulunan ODTÜ öğretim üyesi ve TÜBİTAK Bitten Enstitüsü uzmanlarından Prof. Dr. Cemal Saydam, AA muhabirine bu konuda şunları söylemiş:

Bilhassa Nisan aylarında yurdumuza ulaşan, otomobil ve evlerin camlarını kaplayan, ve çoğumuzca Türkiye’deki erozyon sebebiyle oluştuğu zannedilen tozlar, aslında Sahra Çölü’nden gelen tozlardır. Çölden kalkan tozlar, atmosferik taşınma ile üzerimize geliyor. Bu tozların yüzde 5’i demirdir. Ama bu canlılar tarafından kullanılamıyor. Çünkü demir tabiatta (+3) halde bulunuyor ve bunu canlı organizmalar alamıyor. Organizma, demiri enzimler aracılığıyla (+2) hâle indirir ve kullanır. Ancak, bu sistem, enerjiye ihtiyaç duyduğu için yavaştır.

Tabiatın da demiri bize (+2) halde sunduğu dönemler var. Önemli olan, bu dönemler süresince bundan yararlanmaktır. Bunun da çölden gelen tozlarla olduğunu buldum, gösterdim. Rüzgârlarla gelen çöl tozları, bulut içinde, güneş ışığının tesiriyle (+3) halden (+2) hâle indirgenmiş olarak yağış neticesi deniz ortamına girdiğinde fitoplankton denilen mikroskobik canlıların oluşmasına vesile olur. Bu mikroskobik canlıların on beş günlük bir canlılık süreleri vardır. Aslında altı-yedi gün canlı halde bulunuyor, daha sonra da canlılıklarını yitiriyorlar.

Ancak, bunlar, canlılıklarını yitirdikleri dönemde yapılarını oluşturan kalsiyum karbonat kabuklarını deniz yüzeyine salmaktadırlar. Hassas uydu alıcısı ile bu mikroskobik canlıların varlığı net bir şekilde izlenmektedir. Bunlar ilk altı-yedi günlük sürede DMSP denilen kimyasal maddeyi üreterek deniz ortamına bırakmaktadırlar. Bu madde de DMS olarak gaz hâlinde çıkıyor ve atmosferde MSA hâline dönüşüyor. Neticede de sülfat molekülüne dönüşüyor. Bu molekül, bilinen en mükemmel bulut oluşturucudur.

(...) Fitoplanktonların büyük miktarda oluşumunun iklim değişikliğine yol açtığı bilim dünyasında biliniyor. Ancak, bugüne kadar fitoplanktonların deniz ortamında neden bu kadar çoğaldıkları bilinmiyordu. Ben bunun sebebini kesin olarak gösterdim. Bu süreç, Güney ve Kuzey yarımkürede belirli mevsimlerde meydana geliyor. Bunun için, çöl tozu, bulut ve yeterli güneş enerjisi gerekiyor. Türkiye’nin coğrafî konumunda, bu, Nisan-Ekim döneminde oluyor. Bu dönemde gündüz yağan yağmurların ‘rahmetli yağmur’ olarak nitelendirilmesinin sebebi de budur.

[Bu tozlar sayesinde] karada ve denizde üretim patlaması gerçekleştirilebilir. Çünkü, doğru zamanda, doğru yerde gerekli toz miktarını bulundurabiliriz. Yani, tanker uçaklarına koyacağımız çöl tozu ile yeterli güneş enerjisinin bulunduğu dönemde bulutları tohumlayıp yağmura dönüşmesini sağlayabiliriz. Bunu deniz üzerinde yaparsanız balık besini olan fitoplanktonların çoğalmasını sağlayabileceğiniz gibi, bu çeşit yağmurların tarım alanları üzerine tesiriyle de tarımsal üretimi artırabilirsiniz. Bu da dünyada açlık problemine çare olabilecektir.”

Prof. Cemal Saydam bu açıklamayı yaptığı yıl, ATV’deki konuşmasında da şunları söylemişti:

Türkiye’ye senede 20 milyon ton sahra tozu geliyor. Yağmur yağınca yolların kaygan olması bu tozlar yüzündendir. Bu sene buğday rekoltesi 1,5 milyon arttı. Halbuki ekilen yer artmadı ve atılan gübre de artmadı. Ama Nisan-Mayıs’ta çok yağmur yağdı. Denizlerde balıklar da çoğaldı. Eğer gübreye verilen altı-yedi trilyonluk destek bizim teklifimize tahsis edilirse, ülkemizde üretim kapasitemiz de ona göre artar.”