TR EN

Dil Seçin

Ara

İki Ayrı Dünya

Felsefe profesörü Luis-Nureddin Pita, İslâm’la şereflenmiş bir Fransız. Yakınlarda, Fransa Müslümanlarının en güçlü internet sitesi olan www.oumma.com’da onun dikkat çekici bir makalesi yayınlandı: “İslâm ve Yahudi-Hristiyan Batı: Asırlardır süren bir çatışma mı?”
Yazarın iki ayrı bölüm hâlinde çıkan bu oldukça uzun değerlendirmesinden bazı bölümleri sunuyoruz:

 

İslâm ile Yahudi-Hristiyan Batının çatışması Hicrî birinci yüzyıldan başlar. O zamanlar Batı denildiğinde, hem siyasî hem de dinî bir güç olan Vatikan’ın buyruğundaki bir Hristiyanlık âlemi söz konusu idi. Bu güç, bir yüzyıl içinde İspanya ve Portekiz’i, Fransa’nın güney vilayetlerini, İtalya’nın batı kıyılarını fetheden İslâmî yayılışa gözlerini dikmişti. Tek-tanrılı bir din diğer tek-tanrılı bir dini kendi yurdunda tehdit ediyordu çünkü.

İslâm’ın bu yayılışı siyasî ve askerî çerçeve içinde kalsaydı, Vatikan bu durumu belki pek fazla umursamazdı. Ne var ki, o zamanlar siyasî iktidarın hakiki sahibi olan Papalık, geçmiş dinleri de bağrına basan yeni ve son bir dinin gönülleri fethetmesine asla göz yumamazdı. Ortada kültürel ve manevî bir altüst oluş vardı ve bu ister istemez askerî çatışmaları beraberinde getirecekti.

Orta Çağda, Batı ülkelerindeki Hristiyan okullarında sadece ilahiler, okuma ve hesaplama öğretilirken, Müslümanlar Eski Yunan ve Latin eserlerini bulup tercüme ettiriyorlar, astronomi için rasathaneler kuruyor, tabiat bilimlerini ve her türlü ilmî araştırmayı öğretecek okullar açıyorlardı.

İslâm medeniyetinin doruklarından biri olan Endülüs’te Müslümanlar deliren kimseleri birer akıl hastası olarak kabul edip tedavi etmenin yollarını ararlarken, Yahudi-Hristiyan Batıda akıl hastaları cin çarpmış kimseler olarak kabul ediliyor ve halktan tecrit edilip hücrelere kapatılarak ölüme terk ediliyorlardı.

Endülüs’te Müslüman âlimler her türlü hastalık için çareler üretir, yaralanmalar ve kırıklar için yeni tedavi yolları geliştirirken, karşı kesim tam bir bilgisizlik içinde yüzüyordu.

İslâm korkusu ve Müslümanların medeniyetlerine olan kıskançlık yüzünden açılan Haçlı seferleri, Batılıları bu konularda aydınlatmaya yaramadı. Tam aksine Müslümanlar aleyhindeki peşin hükümler daha da pekişti. Kültür ve medeniyet kaynaşması oluşturacak yerde, iki âlemi birbirinin can düşmanı haline getirdi.

Aslında İslâm medeniyeti Endülüs’le birlikte sona ermedi. Ondan sonra da çok kıymetli âlimler ve pek çok değerli düşünür ve bilginler yetişti. Fakat Batılılar bu kimseleri görmek istemediler. Bir İslâm düşünürü veya bilgini Fransızca ya da İngilizce bilmiyorsa, sömürgeci Batılılar onu cahil kabul ediyorlardı ve ettiler.

Günümüze gelindiğinde, İran İslâm devriminden beri Müslümanlar iyiden iyiye gerici, yobaz ve kan dökücü olarak gösterilmeye başlandı. 11 Eylül 2001’den itibaren ise yeni bir yol izlenerek Müslümanlar ‘ılımlılar’ ve ‘İslâmcılar’ ayrımına tâbi tutuldu. Batılılar, Müslümanları çeşitli sıfatlarla yaftalayarak içlerinden İslâm’a karşı duydukları kini gizlemeye çalışıyorlar. Haçlı ruhunu bir türlü üzerlerinden atamıyorlar.

Aslında Batı ile İslâm dünyası birbirini tamamlamak zorundadır. Düşmanlık yerini diyaloga, anlaşmaya, kaynaşmaya ve barışa bırakmalıdır. İslâm’ın Batıyı medenîleştirdiği, sanat ve bilimini geliştirdiği akıldan çıkarılmamalıdır.

Doğu bakışlarını Allah’a çevirdi, fakat dünyayı görmedi. Batı maddî âleme nüfuz etti ve Allah’tan kaçtı. Gözlerini Allah’a açmak, işte budur iman. Perde kullanmadan kendisine bakıp görmek, hayat da budur işte.” diyordu Muhammed İkbal.

Bizler bu bakış açısına sahip olmak, iki bakış açısını bu şekilde birleştirmek ve medeniyetler arası diyalogu böylece gerçekleştirmek zorundayız.

Luis Nureddin Pita (Terc.: Cemal Aydın)